1 Eylül 2025 11:44

Tarihin akışı, çoğu zaman insan iradesinin ötesinde işleyen bir doğa olayı gibidir. İnsan kısmen etken olabilse de kahir ekseriyetle, akışın nesnesidir. Yağmur misali; bulutlarda başlar, gökten inerken yön değiştirir, toprağa indiğinde kimi zaman bereket, kimi zaman yıkım getirir. Tarihî olayların evreleri de benzerdir. Önce işaretlerini verir; görünmez ipuçlarını derinlerde kaynayan gerilimler izler. Sonra anın ağırlığında ansızın patlak verir; yıkıcı da olabilir, dönüştürücü de. Ve geriye dönüp bakıldığında, bunun bir tesadüf değil, uzun bir sürecin kaçınılmaz neticesi olduğuna şehadet edilir.
Tarih, salt tarihçilerin, siyasetçilerin, din adamlarının ya da sermaye sahiplerinin masasında yazılan bir senaryo değildir. Haddi zatında tarih, insanlığın doğayla aynı akışkanlığa sahip büyük hikâyesidir: önce yaklaşır, sonra iner ve ardından iz bırakır.
Bir fırtına öncesinde nasıl ki önce esintiler başlar; hafif ve serinletici ve ardından sertleşir, dalları sarsar, gövdeleri kökünden oynatır. Sonra bulutlar doldurur gökyüzünü, şimşekler çakar ve yağmur iner. Siyasetin iklimi de aynıdır. 20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan son yarım yüzyıla baktığımızda tablo sarihtir; önce sağın ılımlı iktidarları gelmiş, sonra aşırı sağın gürültülü yükselişi görülmüştür. Ve nihayetinde savaşların ve çatışmaların sağanağına yaklaşmış bulunuyoruz elan...
1980’lerdeki muhafazakâr-liberal dalga ve 1990’lardaki kısa sol parantez, yaklaşan fırtınanın yalnızca altlığıydı. O yıllar, toprağın nemlenmesi, göğün ağırlaşmasıydı. Esas sahne 2000 sonrasında açıldı: sağ önce zeminini buldu; ardından sol partiler dahi sağ söylemlere kayarak bu zemini pekiştirdi. Kitleler kısa bir sol kıpırdanma yaşasa da bu, okun geriye çekilmesinden öte değildi. Ok bırakıldığında yön belliydi: tüm dünyada aşırı sağın yükselişi.
Bugün Amerika’dan Rusya’ya, Avrupa ülkelerinden Çin ve Hindistan’a kadar birçok ülke bu sert esintinin etkisi altındadır. Kimi iktidar zaten sağdaydı, daha da sağa kaydı, kimi solda görünüyordu, sağ söylemlere büründü ve kimi ise iktidarda bulunduğu süre zarfında sağlaşarak dönüştü. Şimdi rüzgârlar uğulduyor, bulutlar ağırlaşıyor. Ufukta yalnızca esinti yok ve fakat ufukta sağanak, hatta tufan var.
Muhafazakâr-Liberal Dalganın Yükselişi
1970’lerin petrol krizleri, stagflasyon, refah devletinin hantallaşması ve Soğuk Savaş’ın tüketici yarışı, toplumların sabrını zorlamıştı. Devletin koruyucu şemsiyesi giderek daralıyor, büyük ideolojik söylemler insanların gündelik hayatındaki ekmek, iş ve güvenlik sorunlarına çare üretemiyordu. Sol iktidarlar veya iktidarda olmasa da sol fikriyattan beslenen bedenler ile dolup taşan sokaklar, düzen isterlerken anarşinin tahtını taçlandırmış, bu akıbetten memnun olmayan sessiz çoğunluk ise fırsat kollar hale gelmişti. Böyle bir iklimde 1980’ler, muhafazakâr-liberal dalganın yükselişine sahne olmuştu.
Reagan, Thatcher, Kohl, Özal, Gorbaçov… Bu isimler ne tek başlarına bir dönem yarattılar ne de pasif biçimde olup bitene kapıldılar. 1970’lerin biriktirdiği iktisadî ve toplumsal yönelimi doğru okuyup, bunu vergi mimarisi, özelleştirmeler, sendika düzenlemeleri, dışa açılma ve yeni düzenleyici kurumlar gibi araçlarla kurumsallaştırdılar. Yapısal koşullar imkân penceresini açtı; siyasa ise bu imkânı politika setine ve standartlarına dönüştürdü. Toplum “güçlü devlet” retoriğinden çok işleyen mekanizma talep ediyordu; liderlik, bu talebi retorikle değil uygulamayla karşıladığı ölçüde meşruiyet topladı.
Bu dönem sadece ekonomik politikaların değişim dönemi değil, toplumsal zihniyetin de kırılmasını kapsıyordu. Sendikaların gücünün azaldığı, dayanışma kültürünün bireysel başarı idealiyle yer değiştirdiği yıllardı. Orta sınıf yükselişe geçmişti ve artık tüketim yeni bir özgürlük biçimi gibi sunulmaktaydı. Televizyon ekranlarında ve reklam panolarında vaat edilen hayat, devletin himayesinden değil, bireyin kendi gayretinden geçiyordu. Bu da siyasetin merkezini sağa doğru kaydırdı; çünkü sağ artık sadece bir ideolojik tercih değil, günlük hayatın mantığı haline gelmişti.
Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla 1990’lar bir an için başka bir ihtimali işaret etti. Sosyal Demokrat iktidarlar kısa süreli bir umut getirdi; küreselleşme, serbest ticaret, internetin yükselişiyle birlikte liberal demokrasinin “nihai zaferi” konuşulmaya başlandı. Ancak bu zafer ilanı, gerçekte sağın kurduğu iklimin sol bir kılıfla sürdürülmesinden ibaretti. Clinton, Blair, Schröder gibi liderler, piyasanın ve disiplinin çizdiği sınırları aşmadılar; aşamadılar da. Sosyal Devletin genişleyici yönü törpülendi ve sol kendi varlığını sağın diliyle yeniden üretmek zorunda kaldı.
Bu iki on yılın toplamı, siyasal iklimin uzun süreli yönünü belirledi. Refah devletinin aşınışı, bireyciliğin güçlenmesi, küreselleşmenin parıltısı ve eşitsizliği aynı anda büyütmesi, siyasetin temel parametrelerini kalıcı olarak sağa kaydırdı. 1990’ların kısa sol parantezi, aslında 2000’lerde çok daha güçlü bir sağ iktidar dalgasının geleceğini haber veriyordu. İnsanlığın siyasal pusulası yavaş yavaş yeni bir yöne dönüyor, fakat henüz kimse bu dönüşün ne kadar sert olacağını tam olarak öngöremiyordu.
2000’ler ve Merkez Sağ’ın Normalleşmesi
2000’ler, siyasal iklimin yönünü keskinleştirdi. 1990’ların kısa sol parantezi, aslında sağın kurduğu düzenin küçük bir ara formuydu; yeni yüzyıla girildiğinde siyaset artık bu ara formu kapatıp asıl eksene dönmüştü. Merkez sağ, sadece bir tercih değil, bir norm haline geldi artık. Dünya siyasetinde bu dönemin hâkim rengi, güvenlik ve piyasa eksenli dilin olağanlaşmasıydı.
Bu olağanlaşma, yalnızca sağ partilerin iktidara gelmesiyle sınırlı da değildi. Sol partiler dahi hayatta kalabilmek için sağın söylemlerine yaklaştılar. Göçün yönetimi, güvenliğin sağlanması, ekonomik reformların sürdürülmesi gibi başlıklarda neredeyse sağın çerçevesinden çıkmadılar. Clinton sonrası Demokratlar, Blair sonrası İşçi Partisi, Avrupa’daki sosyal demokratlar, Türk solunun kahir ekseriyeti ve hatta Latin Amerika’daki bazı kökleşmiş merkez sol hareketler; hepsi sağın parametreleriyle konuşmaya başladılar. Böylece siyaset yalnızca seçimlerde değil, zihinlerde de sağa sabitlendi.
Toplum açısından bu on yıl, çelişkili deneyimlerle doluydu. Orta sınıflar için küresel entegrasyon yeni imkânlar açtı: ucuz seyahat, genişleyen tüketim, en önemlisi ise kendisini yaratan insanı yaratmaya adeta ahdeden dijital evren ve dijital teknolojilerle artan erişim. Bu tablo, ilk etapta esintisi yumuşak ve güven verici bir hava gibi algılandı. Fakat aynı dönemde iş güvencesizliği derinleşti, kırsaldan kopup metropollere yığılan kitleler kendilerini yabancı hissetti, göç dalgaları kültürel kaygıları artırdı. Aynı esinti bir kesimi serinletirken, diğerlerini üşütüyor, ileride daha sert bir iklimin haberciliğini yapıyordu.
Tarihsel seyir açısından 2000’ler, okun geriye çekildiği dönemdi. Merkez sağın istikrarlı görüntüsü, aslında toplumsal gerilimleri baskılayarak biriktiriyordu. Bu baskı bir kıpırdanma anında açığa çıkacak, yönü de baştan belli olacaktı: aşırı sağ.
2000’ler yüzeyde sakin iken dipte gerilim biriktirilen yıllar olarak geçti. Küreselleşmenin parıltısı eşitsizliği derinleştiriyor, yeni fırsatlar yeni kırılmalarla birlikte geliyordu. Siyaset ve toplum bu on yılda sağın iklimine tamamen yerleşti lakin bu iklim, ileride uğuldayacak sert rüzgârların ve gökleri karartacak sağanakların hazırlığıydı.
Aşırı Sağ’ın Yükselişi ve Popülizmin Merkezileşmesi
2000’lerin sonunda oluşan sağ hegemonyası, 2010’lara gelindiğinde artık daha sert ve görünür bir nitelik kazandı. Siyasetin dili, merkez sağın olağanlaştırdığı güvenlik ve piyasa eksenli kavramlardan, doğrudan kimlik ve aidiyet söylemine kaydı. Bu kayış, aşırı sağ partilerin marjinal konumdan merkeze doğru yürüyüşünü hızlandırdı.
11 Eylül sonrası güvenlik çağının uzun vadeli etkileri, 2010’larda tüm çıplaklığıyla hissedildi. İktidarlar ve dolayısı ile devletler vatandaşlarına, “sizi korumak için daha sert olmalıyız” mesajını verdiler. Güvenlik kaygısı, özgürlük duygusunun önüne geçti. Bu durum, göçmen karşıtlığını, kimlik siyasetini ve milliyetçi refleksleri besledi. Suriye iç savaşı sonrası yaşanan büyük göç dalgaları ise bu eğilimi adeta ivmelendirdi. Avrupa şehirlerinde bir anda değişen demografik manzara, toplumsal kaygıları artırdı. Pandemi sürecinin komplikasyonları sinsi bir sarmaşık misali tüm maddi ve manevi olanı çepeçevre çevreledi.
Aşırı sağ hareketler bu kaygılardan beslendi. Avrupa’da Fransa’da Le Pen’in kalıcılığı, Macaristan’da Orban’ın kurumsal güce dönüşmesi, İtalya’da Meloni’nin yükselişi, Almanya’da kökleri Nasyonal Sosyalizme uzanana AfD’nin oy tabanını genişletmesi… Bunların her biri, marjinal protesto dilinden çıkıp ana siyasal aktörler hâline gelmenin işaretleriydi. Putin’in bir taraftan Lenin ve Stalin dönemlerini eleştirirken diğer taraftan Çarlık Rusya’sını yücelten milliyetçi bir dile evrilişi, Çin ve Hindistan liderliklerinin milliyetçi söylemleri, ABD’de Trump’ın bir ara ile iki defa seçilebilmesi bu dönüşümün küresel ölçekte ne kadar güçlü olduğunu kanıtladı. Popülizm, artık geçici bir dalga değil; merkez siyasetin yeni normu haline geldi.
Popülizmin yükselişinde dijital çağın etkisi büyüktü. Sosyal medyanın kısa, sert ve kutuplaştırıcı dili; liderlere, kitlelerin anlık duygularını yönlendirme imkânı verdi. Karmaşık sorunlara basit çözümler sunmak, “halk” ile “elit” arasındaki gerilimi sürekli gündemde tutmak, siyasetin ana formuna dönüştü. Böylece siyaset, uzun vadeli planlama değil, anlık duygu yönetimi üzerinden şekillenir hale geldi.
Hümanistik açıdan bu dönemin en dikkat çekici boyutu, toplumların empati kapasitesinin zayıflamasıdır. Göçmenler, azınlıklar, farklı olanlar giderek daha fazla “tehdit” olarak kodlandılar. Siyasetin dili sertleştikçe, toplumların birbirini anlama ihtiyaç ve imkânı daraldı. Bu da sadece siyasi kutuplaşmayı değil, toplumsal çatışma ihtimalini de büyüttü.
2010–2020’ler, Pandemi kapanmalarının da tesiri ile tarihin esintilerden uğuldayan rüzgâra geçtiği dönem oldu. Artık sadece merkez sağın hegemonik söylemi değil; aşırı sağın kurumsallaşan gücü ve popülizmin olağan siyasete dönüşmesi söz konusuydu. Bu on yıl, göğün ağırlaşmasını tamamladı ve siyasal iklimi sağanak öncesinin son eşiğine taşıdı.
Sağanak İklimi: Bölgesel ve Küresel Savaş Riski
2020’lerle birlikte siyasal iklim, bulutlar toplayan rüzgârdan sağanağa evrildi. Aşırı sağ artık yalnızca marjinal ya da yükselen bir güç değil bilakis bazı ülkelerde iktidarın asli taşıyıcısı oldu. Merkez sağın, sağa kayışı ve sol partilerin aynı dili kullanması, siyaseti tek bir eksene hapsetti. Bu eksen, güvenlik ve kimlik merkezli sert bir hat oluşturdu.
Dünya sahnesinde bu dönemin en belirgin özelliği, bölgesel savaşların kalıcılaşmasıdır. Ukrayna’daki savaş, yalnızca Doğu Avrupa’nın değil, küresel enerji ve gıda güvenliğinin de temel kırılganlığına dönüştü. Gazze’de ve daha geniş anlamda Ortadoğu’da süren çatışmalar, yalnızca bir bölge meselesi değil; küresel siyasetin damarlarına işleyen bir gerilim hattını teşkil etmektedir. Asya-Pasifik’te Tayvan çevresinde artan askeri hareketlilik, ABD–Çin rekabetinin sıcak bir cepheye evrilme ihtimalini sürekli gündemde tutmaktadır.
Bu dönemin karakterini belirleyen unsur, savaşın artık olağanüstü değil, olağan bir hâle gelmesidir. Sağ siyasetin yükselişi, sol siyasetin amorf, eklektik ve kronikleşen tabiatı, toplumları sürekli teyakkuz halinde tutmakta, göç ve güvenlik başlıklarını birer “varoluş meselesi” haline getirmektedir. Devletler, meşruiyetlerini yalnızca ekonomik performansla değil, aynı zamanda sürekli bir güvenlik mobilizasyonuyla sürdürmektedir. Bu da siyasal sistemleri sertleştirirken, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Bölgesel savaşların kalıcılaşması, aynı zamanda küresel düzenin istikrarsızlaşması anlamına gelmektedir. Eskiden büyük güçler arasında savaşın yokluğu, düzenin sigortası sayılıyordu. Bugün ise büyük güçler doğrudan çatışmaktan kaçınsalar da vekâlet savaşları, siber saldırılar ve ekonomik yaptırımlar üzerinden sürekli bir “düşük yoğunluklu çatışma” yürütmekteler. Bu durum, uluslararası ilişkilerde barışın istisna, çatışmanın ise yeni normal haline geldiğini gösteriyor.
Sağanak hali yalnızca askerî cephelerde değil, ekonomide ve toplumda da hissedilmektedir. Enerji ve gıda tedarik zincirlerinde kırılmalar, küresel ticaretin parçalı hale gelmesi, sigorta ve navlun maliyetlerinin artışı vesaire… Bunların hepsi sağanağın ekonomik yansımaları olarak hayatımızdalar. Toplumlar bu maliyetleri yükselen fiyatlar, artan belirsizlik ve azalan refah olarak deneyimliyor.
Bugünün manzarasında, siyaset yalnızca ideolojik bir sertleşme yaşamıyor; aynı zamanda toplumsal psikoloji de sertleşiyor. Korku, siyasetin başlıca kaynağı haline geliyor. Göçmen karşıtlığı, kimlik siyaseti, milliyetçi refleksler; hepsi bu korkunun farklı tezahürleri. İnsanlık, kendi geleceğini güvenlik üzerinden tanımladıkça, sağanak yağmurun şiddeti artıyor ve maalesef artacak gibi de görünüyor. 2020 sonrası dönem, siyasal tarihin sağanak eşiğini geçtiği evredir. Bölgesel savaşların süreklileşmesi, küresel çatışma ihtimalinin görünürleşmesi ve toplumların korkularla yönetilmesi, bu dönemin temel göstergeleridir. Sağanak ya yeni bir tufana dönüşecek ya da insanlığın disiplinle yöneteceği bir iklim değişikliği olarak kalacaktır.
Küresel Siyasetin Sertleşen Yönelimi
Son kırk yılın siyasal seyri, bugünün dünyasını açıklamak için yeterince berrak bir tablo ortaya koymaktadır. 1980’lerde iktisadî krizlerin ardından yükselen liberal-muhafazakâr açılımlar, 1990’larda kısa süreli sol aralıklarla kesintiye uğramış olsa da siyasetin temel parametrelerini kalıcı biçimde sağa kaydırmıştır. 2000’lerle birlikte merkez sağ, küresel siyasetin ana dili haline gelmiş; 2010’larda aşırı sağ ve popülizm merkezî bir konum kazanmış; 2020’lerde ise bölgesel savaşların süreklileştiği, güvenlik kaygısının ekonomiyi ve toplumsal psikolojiyi belirlediği bir dönem başlamıştır. Ve bu tablo, geleceğe dair birkaç temel çıkarımı zorunlu kılmaktadır.
Birincisi, siyasetin ana ekseni güvenlik ve kimliktir. Görünen o ki önümüzdeki on yıllar boyunca Avrupa ve Amerika dâhil olmak üzere Batı’da sağ söylem kalıcılaşacak, aşırı sağ partiler bazı ülkelerde iktidar ortağı olacaktır. Sol partiler dahi bu söylemin dışına çıkamayacaktır. Çin, Rusya ve Hindistan’da milliyetçi-devletçi yönelimlerin güçlenmesi, bu eğilimi küresel ölçekte pekiştirmektedir.
İkincisi, ekonomi güvenlik kaygısına tabi olacaktır. Küresel ticaret daha parçalı ve bloklaşmış bir yapıya evrilecektir. Enerji ve veri hatları, kritik hammaddeler ve ulaştırma koridorları jeopolitik araçlar olarak kullanılacak ve bu başlıkların her biri bir çatışma alanı olacaktır. Savunma harcamalarının artışı, refah dağılımını kısıtlayacak; büyüme düşük ama dalgalı seyredecektir.
Üçüncüsü, demografi siyaseti sertleştirecektir. Avrupa’nın yaşlanan nüfusu ile Afrika ve Asya’nın genç nüfusu arasındaki uçurum, göç baskısını kalıcı kılacaktır. Bu baskı, toplumların korku reflekslerini besleyecek; göç, siyasetin en gerilimli başlığı olmaya devam edecektir.
Dördüncüsü, güvenlik alanında çatışma olağanlaşacaktır. Ukrayna, Ortadoğu, Yemen ve Asya-Pasifik’teki krizler donmayacak, düşük yoğunluklu çatışmalar kalıcılaşacaktır. Büyük güçler doğrudan savaşmaktan kaçınsa da vekâlet ve vesayet savaşları, siber saldırılar ve ekonomik yaptırımlar giderek olağan bir araç haline gelecektir.
Bu eğilimler, uluslararası düzenin geleceğini belirleyecek iki ana senaryoya işaret etmektedir.
İlki, korkuların siyaset diline hâkim olması halinde, çatışmaların büyüyerek daha geniş ölçekli güvenlik krizlerine dönüşmesidir. İkincisi ise, güvenlik ile özgürlüğü, refah ile dayanıklılığı birlikte düşünecek yeni kurumsal mutabakatların inşa edilmesidir.
Bugün gelinen aşamada, dünya siyaseti geri döndürülemez bir biçimde sertleşmiştir. Bu sertleşme, yalnızca devletlerarası dengeleri değil, toplumların iç düzenlerini de dönüştürmektedir. Önümüzdeki yirmi yılın temel sorusu, bu sertleşmenin kalıcı bir kutuplaşmaya mı, yoksa disiplinli bir yeniden denge arayışına mı evrileceğidir.
Korkular üzerine inşa edilen siyaset, yeni çatışmaların ve bölünmelerin ana kaynağı olacaktır. İşte bu nedenledir ki göçten enerjiye, dijital güvenlikten ticaret hatlarına kadar yeni kurumsal mekanizmaların inşası ertelenemez ehemmiyettedir. Güvenlik ile özgürlüğü, refah ile dayanıklılığı birleştiren bu mekanizmalar kurulamazsa, önümüzdeki dönem daha fazla kırılganlık ve daha sert çatışmalarla anılacaktır.
Genelde tüm dünya ve özelde Türkiye için önümüzdeki dönemin en kritik meselesi, korkuyu yönetmek değil, korkunun siyaseti yönetmesini engellemektir. Devlet aklının vazifesi, güvenliği sağlarken özgürlüğü, refahı ve toplumsal barışı dışlamayan bir denge kurmaktır. Bu denge kurulamasa, sağanağın ufuktaki tufana dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu tufan dört başı mamur bir küresel savaş olmasa da kırılımları olan kontrollü bir global çatışma olacaktır.