9 Eylül 2025 11:00

Türkiye'nin Jeoekonomik ve Jeostratejik Yeniden Konumlanışı ve Atlantik'ten Şanghay'a Denge Arayışı

Türkiye'nin Jeoekonomik ve Jeostratejik Yeniden Konumlanışı ve Atlantik'ten Şanghay'a Denge Arayışı

Devletlerin hayatiyeti, özellikle de modern çağlarda, geçmiş dönemlere nazaran ortalama insan ömründen uzun artık. Ve fakat yine devletlerin hayatiyeti, insan hayatına benzer biçimde krizlerle, fırsatlarla, zorunluluklarla ve tercihlerle şekillenmekte el’an. Ve nasıl ki bir insan hayatta kalmak ve hayatına dair ihtiyaç ve konforunu temin etmek için dengeler de gözetmek zorundaysa, devletler de hayatta kalmak için uluslararası sistemde denge siyasetini bizzaruri ustalıkla icra etmek zorundadır. Bu zaruret özellikle ara coğrafyalarda konumlanan yani büyük güçlerin çıkar alanlarının kesişiminde bulunan ülkeler için kat’i bir varlık şartıdır. Türkiye, tam da böylesi bir coğrafyanın merkezindedir. Türkiye’nin Batı ile Doğu, Kuzey ile Güney arasında politik, ekonomik, demografik ve sosyolojik açıdan sert fay hatlarının kesişim kavşağında olması, bir denge unsuru olarak onu bünyesinde ve potansiyelinde fırsatlar barındıran riskler ile malul etmektedir.

Tarihsel Arka Plan ve Dengenin Türk Hafızasındaki Yeri

Türkiye’nin devlet aklı, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nden bugüne tüm tarih boyunca denge üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’daki güçler dengesine eklemlenerek yüzyıllar boyunca ayakta kalmış, kalabilmiştir. Bir yandan Fransa ile ittifaklar kurarken, diğer yandan Habsburglara karşı Protestan prenslerle iş tutulmuştur. Kimi zaman İngiltere ile Rusya’yı birbirine karşı dengelerken öte taraftan Rusya’yı da Japonya ile dengeleyecek vizyon serdetmiş, kimi zaman ise Kutsal İttifak’a karşı Fransa’nın desteğini almaya çaba göstermiştir. Kadim denebilecek bu stratejinin özü şudur; Tek bir güce bağlanmamak, aksine ve daimen ikinci bir seçenek yaratmak… Cumhuriyet de bu genetik kodu Osmanlı’daki monarşik düzenden tevarüs ile devralmıştır. Cumhuriyet tecrübesinin bidayetinde Atatürk, bir yandan Sovyetler Birliği ile yakınlaşırken aynı esnada Avrupa ülkeleri ile diplomatik bağları koparmamaya azami özen göstermiştir; Cumhuriyetin kurucu kadrolarının riyasetinde II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlık siyasetiyle ülke bu küresel cinnetten uzak tutulmaya çalışılmıştır.  Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın başlangıcında NATO’ya girerken dahi Sovyetlerle ekonomik ilişkileri kesilmemiştir. Son Ukrayna-Rusya Savaşı da bu denge politikasının en ilginç ve bir o kadar da manidar örneklerinden birisidir. Ve bu tarihsel refleks, Türkiye’nin dış politika dokusunun en kalıcı unsurudur; Bir yanda Batı’nın parçası olmak, diğer yanda Doğu ile köprü kurmak ve Doğu’ya da köprü olmak… Bugün gelinen noktada bu refleks, yeni bir konjonktürde yeniden sahneye çıkmaktadır.

Türkiye’nin Batı İttifakına Dair Güven Erozyonu

Türkiye, on yıllardır NATO’nun güney kanadının en kritik ülkelerinden biridir. Ancak 2010’lu yıllardan itibaren bu ittifak ilişkisi ciddi çatlaklar göstermeye başlamış, Suriye iç savaşı bu durumu aşikâr hale getirmiştir. 2019’da NATO ülkelerinin Türkiye’nin Suriye tarafından doğabilecek risklere karşı ihtiyaç duyduğu Patriot Hava Savunma Füze Sistemi’ne dair olumsuz tutumlarından kaynaklı, Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemi, ironik bir veçhe ile ABD tarafından ağır yaptırımlarla karşılanmıştır. S-400 alımı sebep kılınarak Türkiye, ortağı da olduğu F-35 programından çıkarılmış ve maalesef milyarlarca dolarlık yatırımı da bilvesile buharlaşmıştır. Daha da önemlisi, Ankara’da NATO Paktı’na ve özelde de ABD-AB Blok’una karşı bir güvensizlik duygusu doğmuştur: “Müttefikler, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dikkate almıyor” kanaati neredeyse siyasal alanı aşmış ve toplumsallaşmıştır.

Aynı dönemde Suriye’de ABD’nin PYD/YPG ile kurduğu ilişki, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleriyle doğrudan çelişmiş, Türkiye yaşananların tesiriyle kendi ajandasına konsantre olmak durumunda kalmıştır. Türkiye için Avrupa cephesinde de tablo farklı değildir. 1996’da imzalanan Gümrük Birliği, Türkiye’nin sanayi altyapısını dönüştürmüş ancak aradan geçen 30 yıla rağmen o günden bu yana Gümrük Birliği akitleşmesi modernize edilememiştir. O tarihten bugüne Türkiye, AB pazarına entegre olsa da AB karar mekanizmalarında söz sahibi olamamıştır. AB ile müzakereler defalarca siyasi nedenlerle tıkanmış, özellikle bu süreç; Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve demokrasi/hukuk/insan hakları başlıkları gerekçesi ile kilitlenmiştir. Bugün Türkiye’nin AB ile ticareti başat düzeydedir, ama siyasi entegrasyonu donmuş, dondurulmuş hâldedir.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri ise son dönemde daha da karmaşık hâl almıştır. 2025 yılında uygulamaya giren yeni gümrük tarife rejimi, Türkiye dahil birçok ABD müttefiki için büyük bir öngörülemezlik durumu yaratmıştır. Washington, son zamanlarda ticarette müttefik ile rakip arasındaki farkı gözetmez hâle gelmiş, Başkan Trump’ın yönetme biçimi küresel çapta büyük bilinmezlik ve hatta kaosa kapı aralamış bu da Ankara’da şu soruyu pekiştirmiştir: ABD ve AB ülkeleri ile “müttefikliğin bedeli var ve ben bunu fazlasıyla ödüyorum, velakin bana getirisi nerede…?”

Türkiye’nin Doğu’ya Bakışı ve İhtiyaçtan Doğan Açılım

İşte işaret olunan sebeplerden kaynaklı oluşan bu güven erozyonu, Türkiye’yi yeni arayışlara sevk etmekte ve doğuya yönelmek zorunda bırakmaktadır. Buradaki yönelim, Batı’dan kopuş değil adeta bir sigortalanma arayışı manası ifade etmektedir. Türkiye, Batı’yı terk etmek istemiyor, edemez de ve lakin son zamanlarda tek başına Batı’ya bel bağlamanın risklerini azaltmak ve yönetmek zorunluluğu ile yüzleşilmektedir. İşte bu saikle Türkiye, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Rusya ile enerji bağımlılığı, Ankara’yı kırılgan kılsa da aynı zamanda Türkiye’yi vazgeçilmez bir enerji koridoruna dönüştürüyor. Türkiye’nin Çin ile ticareti aleyhine dengesiz olsa da Kuşak-Yol İnisiyatifi, Türkiye’nin “Orta Koridor” vizyonuyla kesişmektedir. Türkiye, bu iki büyük güçle ilişkisini “alternatif ittifak” düzeyine çıkarmak istememektedir ve fakat onlarla kuracağı iş birliğini Batı’ya karşı bir kaldıraç olarak kullanmak da arayışındadır.

Ağustos 2025 Şanghay İş birliği Örgütü- Tianjin Zirvesi

Şanghay İş birliği Örgütü bu bağlamda Türkiye için anlamlı bir platform olmuştur. 1996’da sınır güvenliği odaklı başlayan yapı, bugün Avrasya’nın doğusunu kapsayan bir jeopolitik kulübe dönüşmüş durumdadır. Çin ve Rusya’nın ağırlığı belirleyicidir. Hindistan ve Pakistan gibi aktörlerin katılımıyla örgüt küresel siyasetin doğu ayağını temsil eder hâle gelmiştir. Türkiye’nin 2012’den beri “diyalog ortağı” statüsü, onu bu kulübün kenarına oturtmakta, Türkiye içeride olmadan içerideymiş gibi bir ara statünün maslahatıyla tatmin aramaktadır.

Ağustos 2025 Tianjin’de düzenlenen zirve işte bu bağlamda Türkiye’nin dış politikadaki denge siyasetinin sahneye çıktığı bir platform olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Zirve’ye yüksek bir temsiliyet ve hatta kabul ile katılımı, Ankara’nın doğu eksenine yönelimini görünür kılmıştır. Fakat bu katılım, bir kırılma ya da yeni bir ittifaka katılım anlamına gelmiyor her halükârda. Tam aksine bu platform vesilesi ile Türkiye adeta serinkanlı bir mesaj vermiştir; “Batı’dan kopmuyorum ama alternatifsiz de değilim. Doğu kampına katılmıyorum lakin her türlü ekonomik ve siyasal iş birliğine hazırım.”

Tianjin Zirvesi, Türkiye’nin geleneksel “çok kutuplu güvence” arayışının vitrini olmuştur. Ankara, bu sahneyi hem Batı’ya hem Doğu’ya güçlü bir mesaj vermek için kullanmıştır. Batı’ya, “eğer beni dışlarsanız benim de başka seçeneklerim var” demiş, Doğu’ya ise “ben size katılmam ve fakat ortak çıkarlarımızı beraber yönetebiliriz” çağrısında bulunmuştur.

Tarih bize şunu göstermektedir; Büyük güçlerin arasında sıkışan devletler ya savrulur ya da denge sanatını ustalıkla icra etmek sureti ile ayakta kalabilirler. Türkiye bugün ikinci yolu seçmektedir. Tianjin sahnesi de ne abartıya kaçarak ne de tahfif ederek okunmalı ve bilakis bir silsilenin devamı olarak, bahsi geçen tercihin serinkanlı lakin açık bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Batı Ekseninin Anatomisi, İttifakın Sessiz Sözleşmesi ve Gücün Soğuk Coğrafyası

İttifaklar, çoğu zaman antlaşma metinlerinden değil, sessiz sözleşmelerden doğar. Misalen son zamanlarda potansiyel rakip hatta düşman olarak görülmeye müsait Çin- Hindistan yakınlaşması buna örnek verilebilir. Yazıya dökülmemiş beklentilerle, tarihî hafızaya kazınmış deneyimlerin toplamıyla işletilmektedir ittifaklar. Bir ülke masada akitleşmeyle başlayan bir ittifaka katıldığında aslında dört ayrı sözleşmeye girmiş olur; Güvenlik (tehditlere karşı koruma), egemenlik (iç karar alanına saygı), pazar (mal ve sermaye dolaşımına erişim) ve teknoloji (askerî/sivil kritik yeteneklere giriş). Bu dört sözleşmede denge bozulduğunda, antlaşma maddeleri yürürlükte kalsa da ittifakın ruhu buharlaşır. Türkiye ile Batı arasındaki mesele bugün tam olarak budur; metinler yerinde, fakat sessiz sözleşmenin sütunları aşınmış, ilişki surette kalmıştır ve içerik deforme olmuştur.

Bu aşınmayı yalnız “kim, kime ne yaptı” kroniğine indirgersek yanılırız. Mesele daha derinlerdedir; Tehdit algısının de senkronize olmasınormatif dilin siyasî ebilite gücünü aşmasıteknolojinin jeopolitikleşmesifinansın bir silaha dönüşmesi ve regülasyonun jeoekonomik hegemonya aracı hâline gelmesi. Bu beş zincir halkası, Türkiye’nin Batı ile ilişkisini bir duygu meselesinden çıkarıp bir sistem meselesi hâline getirmiştir. Bu aşamada her bir başlığı, serinkanlı bir bakışla ve Türkiye’nin önündeki imkân ve riskleriyle birlikte çözümlemek durumundayız

Tehdit Algısındaki Desenkronizasyon ve Aynı Harita, Farklı Topografya

Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında ittifakların navigasyonu gayet basittir. Tehlikenin yönü apaçık bellidir. Bugün ise tehdit haritası çok merkezlidir. Rusya’nın revizyonizmi, Çin’in Kapitalist-Sosyalist yeni perspektifi ve teknolojik/ekonomik yayılımı, Ortadoğu’nun parçalı güvenlik mimarisi, enerji arz güvenliği ve tedarik zincirlerinin kırılganlığı aynı anda yönetilmek zorundadır. Ankara’nın güney sınırındaki PKK postundan çıkmış devlet dışı aktörlerin silahlı kapasitesi, Türkiye için varoluşsal güvenlik sorunu iken, Atlantik’in öte yakasında aynı dosya çoğu kez taktik manevra olarak çerçevelenmekte ve bu ölçek ve yaklaşım farkı, ittifak içinde “meşru tehdidin” tanımı konusunda kalıcı bir çatışma potansiyeli üretmektedir.

Türkiye’nin veya iktidarın S-400 tercihini, salt bir tedarik hatası yahut “disiplin ihlali” diye okumak yüzeysel bir okuma olacaktır. Türkiye’nin bu adımı, ittifakın sunmadığı güvenlik sigortasına karşı satın alınmış bir yedek sigorta arayışıdır. Yedek sigorta, ana poliçeye duyulan güvensizliğin işaretidir. NATO çevriminde hava savunması/modern uçak paketine erişim, Ankara açısından “opsiyon” değil, rejim güvenliğinin teknik katmanıdır. Bu katmanda yaşanan gecikme/koşulluluk, Türkiye’yi yerli çözümlerle (İHA, SİHA ve Döner Kanatlı çözümler ekosistemi ve elektronik harp, ortak radar programları) ve çoklu tedarikle telafi arayışına itmiştir. İttifakın önemli bir kısmı bunu “sapma” sayarken, Ankara bunu hayatta ve ayakta kalma refleksi olarak kodlamıştır. İki anlatı arasındaki mesafe, bugün politikadan çok algı topografyasının farkıdır.

Batı sistemi, sıklıkla meşruiyetini normatif bir dil üzerinden kurar; Hukuk devleti, insan hakları, çevre duyarlılığı, toplumsal sağlık, serbest piyasa vs. umdeleri neredeyse sancaklaştırmak sureti ile sistem meşruiyeti tesisi yapar.  Bu değerlerin taşıyıcılığı, yirminci yüzyılın en ikna edici seküler bir dinin kaideleri kıvamında deruni anlatısıdır. Fakat normlar, dış politikanın tek para birimi ve geçer akçesi hâline geldiğinde araçlar ile amaçlar yer değiştirebilir hale geldi. Batı blokunun ajandasında Türkiye dosyası sık sık normatif etiketlemelerin iç siyaset malzemesine çevrilebildiği trajik hatta yer yerde komik bir örneğidir. Konu, evrensel değerlerin savunulmasından kaçmak değil bilakis normun jeopolitiğinin farkına varmaktır. Zira norm, yaptırıma, yaptırım, stratejik kopuşa, kopuş ise alternatifsiz kalmış bir güvenlik ihtiyacına kapı aralar. Bu döngü, kendi kendini doğrulayan kehanet üretir ve norm üzerinden baskı, egemenlik refleksini tetikler, egemenlik refleksi yeni normatif itirazlar doğurur. Çözüm, normu tasfiye etmek değil normu işlevsel diplomasiye tercüme etmektir. Türkiye’nin aradığı şey ilkelerle çıkarların aynı cümlede yan yana yaşayabildiği bir dildir.

Tarihsel Ayna ve Periferiden Merkeze, Merkezden Eşik Ülkeye

Türkiye, Soğuk Savaş’ta “kanat ülke” idi. Tehdit doğrudan üzerine gelmediği sürece merkezin stratejisi periferiyi tanımlıyordu. Bugün tablo tersine döndü. Periferideki riskler merkezin gündemini belirliyor; göç, enerji, tedarik zinciri ve güvenlik sarmalı, merkezi politikanın kaderini etkiliyor. Bu değişim, Türkiye’ye eşik ülke rolü kazandırıyor ve eşiği kim tutarsa, akışın yönünü de o belirliyor.

Eşik ülke olmak, retorik sermaye değil bilakis teknik yetkinlik ister. Karadeniz’de bir yandan Montrö hassasiyetini korurken, Mavi Vatan perspektifi ile deniz güvenliği mimarisinde haddizatında Akdeniz’de ofansif bir tavır ile çok taraflı şemsiye kurabilmek, Orta Koridor ’da yalnız transit değil, değer zinciri düğümü olabilmek, enerji ve tahıl akışında menşe şeffaflığını ticari avantaja çevirebilmek, işte tüm bunlar eşik ülke kabiliyetinin komplikasyonlarıdır. Batı ekseniyle ilişki, bu sınavlarda hem pazar hem teknoloji hem de finans kanallarının açık kalmasına bağlıdır. Ve Türkiye’nin Doğu ile kuracağı her bağ, Batı’daki işlevsel yakınlığı zedelemeden, onu pazarlık kaldıraçlarına dönüştürerek tasarlanmak durumundadır. Aksi hâlde bir sütun güçlendirilirken diğeri zayıflatılır ve böylelikle kubbe tehlikeye atılmış olur. Devlet aklının işi, sütunları yarışa sokmak değil, aynı yükü farklı yönden taşır kılmaktır.

Doğu Ekseni; Rusya, Çin Özelinde Şanghay Dünyasının Sınırları

Doğuya bakış, Türkiye için bir ihtimal değil, gün geçtikçe gerekliliği ve gerçekliği artan bir mecburiyettir. Zira coğrafya, boşluk tanımaz. Batı ittifakında güven erozyonu yaşandığında, Ankara’nın denge kastı ile yöneldiği tek alan Avrasya ve kısmen Afrika olmalıdır. Ancak bu yöneliş, sanıldığı gibi kolay değildir. Çünkü Rusya ve Çin’in dâhil olduğu bir sistem, cazibe merkezi kadar risk havzasıdır da. Yönetilmesi gereken riskler sadedinde Türkiye için bu süreç işlerlik kazandığında, öngörülebilir ki önümüzdeki yüzyılın büyüklük bakımından yükselen, nitelik bakımındansa henüz tamamlayıcı aşamada bulunan aktörü Hindistan da gündeme gelecek ve dikkate alınması gereken bir dosya başlığı hâline gelecektir. Bu nedenle Türkiye’nin doğuya açılımı, basit bir stratejik tercihten ziyade, ince ayar gerektiren bir sigorta arayışı olarak okunmalıdır. Ve bu denklemde özellikle Rusya ve Çin sonrasında Hindistan dengesi yerli yerince kurgulanmalıdır. Aksi halde dengesizlik ile malul bu durum Türkiye’yi değil Batı ve Doğu’da, tüm yön ve cenahlarda sıkıntılı bir pozisyona düşürebilecek bir potansiyeli de ihtiva etmektedir.

Türkiye- Rusya İlişkisi; Enerjinin Şantaj Gücü, Krizde Arabulucu

Rusya ile Türkiye’nin ilişkisi, jeopolitik zorunluluklar ile ekonomik bağımlılığın kesişiminde bir ilişkidir. Moskova, Türkiye’nin enerji ihtiyacının en kritik tedarikçisidir. Ankara, Rus gazı ve nükleer projeler üzerinden Rusya’ya stratejik bir bağımlılığa sahiptir. Bu bağımlılık, aynı anda hem kaldıraç hem de baskı potansiyelini de ifade etmektedir. Türk-Akım hattı, Avrupa’nın hâlen Rus gazına erişebildiği nadir arterlerden biridir. Bu durum Türkiye’ye bir yandan “enerji kavşağı” rolü kazandırırken, aynı zamanda onu ikincil yaptırımların hedefi olmaya da açık bırakmaktadır. Avrupa, Ukrayna savaşı ile Rus gazını terk etmeyi planlarken, Türkiye bu akışı sürdürdükçe Batı ile Rusya arasında ince bir çizgide yürümek zorunda kalacaktır. Bu çizgi, devlet aklının en hassas terazilerinden birisi ile ancak yönetilebilir. En önemli iş birliklerinden birisi olan Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santrali, bir yönü ile Rusya’nın Türkiye üzerindeki uzun vadeli stratejik yatırımıdır. Sermaye, teknoloji ve işletme modeli büyük ölçüde Rusya’nın kontrolündedir. Bu, Türkiye’ye enerji çeşitliliği sağlamakla beraber aynı zamanda bağımlılık riskini de kurumsallaştırır. Türkiye’nin buradaki ödevi, ortak işletme kapasitesini ve yerel katkıyı artırarak bu bağımlılığı sofistike yöntemler ve araçlar ile dengelemektir.

Rusya ile ilişkide bir diğer boyut, Türkiye’nin üstlendiği arabuluculuk rolüdür. Ukrayna savaşı boyunca Ankara, Karadeniz Tahıl Koridoru gibi mekanizmalarla başta Batı olmak üzere tüm Dünya ile Rusya arasında adeta katalizör olmuştur. Bu misyon, Türkiye’ye diplomatik değer kazandırmış, fakat aynı zamanda her iki tarafın da güvenini sürekli yeniden test ettiği kırılgan bir pozisyon yaratmıştır. Rusya bir taraftan bu durumdan istifade etse de bu durum Rusya’nın derinden Türkiye’ye dair diş bilemesine de sebebiyet vermektedir.  İşte bu saikler ile Rusya ile Türkiye arasındaki ilişki, dostluk ya da ittifak ilişkisi değil aksine zorunlu bir ortaklık ilişkisidir. Enerji ihtiyacı ve coğrafya bağı, Türkiye’yi Moskova’dan istese de uzaklaştıramaz ve fakat Moskova’ya teslim de etmemelidir. Bu nedenle Türkiye, Rusya ile bağlarını şeffaf ticari mekanizmalar ve çoklu enerji entegrasyonlarıyla yönetmek zorundadır.

Çin ile Asimetrik Ticaretin Gölgesinde Koridorlar ’da Geliştirilecek İlişkinin Cazibesi

İçinde bulunduğumuz vasatta Çin, Dünya için olduğu kadar Türkiye için de geleceğin en büyük meydan okumasıdır. Çünkü Pekin’in gücü, yalnızca nüfusundan ve sosyal ve siyasal disiplin ve güçlü ordusundan değil ticaret, teknoloji ve finans ağlarından da beslenmektedir. Türkiye’nin Çin ile ilişkisi şu üç başlıkta şekillenmektedir: Ticaret dengesizliği, Kuşak-Yol-Orta Koridor kesişimi ve teknoloji erişimi. Ticaret Asimetrisi Çin-Türkiye arasında en netameli başlıktır. Türkiye’nin Çin’e ihracatı sınırlı, ithalatı ise devasa boyuttadır. (2024 rakamları ile takribi 40 milyar Çin/4 Milyar Türkiye) Her ay Türkiye aleyhine milyarlarca dolarlık açık verilmekte, bu da Türkiye’nin cari dengesini kalıcı şekilde zedelemektedir. Çin’den gelen mallar, Türk sanayisinin pek çok alanını baskılamakta, elektronik, otomotiv/yan sanayi ve tekstil gibi sektörlerde fiyat kırıcı etki yaratmaktadır. Bu nedenle Çin ile ilişkiler yalnızca “ticaret” değil, aynı zamanda sanayi politikası meselesidir.

İlişkilerdeki ikinci sorunsal ve dahi zımnen imkân Çin’in Kuşak-Yol girişimi, Pekin’in küresel vizyonunun en büyük projesidir. Türkiye’nin Orta Koridor vizyonu ise tarihî İpek Yolu’nu çağdaş bir lojistik ve enerji hattına dönüştürme arzusudur. Bu iki vizyon kesiştiğinde iş birliği imkânı doğacaktır. Ancak Türkiye için aynı zamanda rekabet ve yönlendirilme riski de kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Eğer Orta Koridor yalnızca Kuşak-Yol ’un yan/tali hattı hâline gelirse, Türkiye değer zincirinin merkezinde değil, kenarında kalacaktır. Bu nedenle Ankara’nın stratejisi, Orta Koridor’u AB’nin Global Gateway programı ve bölgesel enerji/dijital projelerle entegre etmek suretiyle Çin’e karşı çoklu ortaklıklarla dengeler kurmak olmalıdır ki bu durum orta vasatta Çin’in de menfaatine olacaktır. Sonuç olarak Türkiye için Çin ile iş birliği kaçınılmazdır velakin bu iş birliği, mevcut statüko ve asimetrinin kabulü değil, yönetimi üzerine kurulmalıdır. Türkiye’nin çıkarı, Pekin’le bağlarını, AB ve bölgesel ortaklarla aynı anda işletebilmek suretiyle dengelemektir.

Türkiye İçin Şanghay İş birliği Örgütü bir Platform mu, bir İttifak mı?

Şanghay İş birliği Örgütü (ŞİÖ), Türkiye için ne NATO’nun alternatifi ne de AB’nin ikamesidir. 2012’den beri “diyalog ortağı” olan Türkiye, ŞİÖ ile olan ilişkisini bir ittifak olarak değil, araç kutusu olarak görmelidir. Türkiye’nin mevcut statüsü ile ŞİÖ’nün karar mekanizmasında doğal olarak oy hakkı yoktur. Ve bu kontratlanma hali, güvenlik taahhüdü içermez. Bu ilişkiyi değerli kılan, üye ülkelerle ortak projelere kapı aralamasıdır. Adeta iyi niyet Sözleşmesi (MOU) kabilinde olan bu ilintilenme haliyle Türkiye’nin stratejisi, üyelik tartışmalarına saplanmadan, enerji, ulaştırma ve veri güvenliği gibi alanlarda proje bazlı iş birlikleri yürütmek olmalıdır.

Ağustos 2025 Tianjin Zirvesi’ne Türkiye’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde katılımı, Batı’ya verilen bir mesajdır da… “Ben alternatifsiz değilim” notasıdır. Bu katılımın gerçekçi ve şeddeli anlamı Türkiye’nin Doğu ile bağlarını kurumsallaştırması değil, Batı ile pazarlık gücünü artırmasıdır. Ve fakat ŞİÖ üzerinden Rusya ve Çin ile aşırı yakınlaşma, Türkiye’yi ikincil yaptırım riskiyle karşı karşıya da bırakabilir. Ayrıca Hindistan-Pakistan rekabeti ve Çin-Rusya çekişmesi, haddi zatında örgütü homojen bir ittifak olmaktan çıkarma potansiyeli taşımaktadır. ABD’nin bu husustaki agresif tutumu da yönetilmesi zor bir vakıa olarak ortadır.  Türkiye, bu çatlakların arasında taraf olmadan, pragmatik iş birlikleri ile var olmayı başarmalıdır ki bu bir hayli zor da olacaktır.

Türkiye’nin Jeoekonomik ve Jeostratejik Konumu ve Eşik Ülke Olmasının Geometrisi

Devletlerin bazısı yer yer ve politik güç tablosundaki oynamalara göre merkezdir, bazısı çevredir. Bazısı da eşiktir. Eşik ülke, akışların geçtiği dar boğazdır ve adeta derede suyun yönünü değiştirebilen taş gibidir. Türkiye bugün tam da böylesi bir eşik rolü ifa etmektedir. Orta Koridor’un omurgası, enerji hatlarının düğümü, savunma ekosisteminin yeni merkezi ve kriz bölgelerinin arabulucusu olarak Türkiye, yalnızca kendi coğrafyasını değil, küresel akışların yönünü de belirleyebilecek potansiyele sahiptir. Bu potansiyeli kullanabilmek için Türkiye’nin üç alanda stratejik aklını keskinleştirmesi gerekir: bağlantısallık, kapasite ve güvenlik. Bu sadette;

Orta Koridor; Transit Hat Değil, Değer Zinciri Düğümüdür

Türkiye’nin Doğu–Batı aksında kurmak istediği Orta Koridor, yalnızca trenlerin geçtiği bir ray hattı değildir. Eğer doğru kurgulanırsa, jeoekonomik bir omurgadır. Çin’in Kuşak-Yol vizyonu kuzey ve güney rotalarına yaslanırken, Türkiye bu hattı “en kısa, en güvenli, en sürdürülebilir güzergâh” olarak tanımlamaktadır. Ancak transit ülke olmak tek başına bir kazanım değildir. Zira transit rolü, siyasi krizlerde kolayca bypass edilebilir. Kalıcı değer, koridoru üretim, lojistik ve dijital katmanlarla bütünleştirmekten doğar.

Orta Koridor, Kars’tan Bakü’ye, Hazar’dan Orta Asya’ya, oradan Çin sınırına ve Çin içindeki tüm kılcallara kadar uzanan, adeta dalları Batı’da ve kökleri Çin’de neşvünema bulan ihtişamlı bir ağaç, misali kudretli bir jeopolitik omurgadır. Bu omurganın üzerine lojistik merkezler, serbest bölgeler, dijital veri hatları ve yeşil enerji yatırımları yerleştirilirse, Türkiye transit ülke değil, düğüm ülke olur. Düğüm, yalnız akışları yönetmez haddizatında fiyatlama, sigorta ve standart belirleme gücü yaratır. İşte Ankara’nın stratejik hedefi bu olmalıdır. Orta Koridor’u yalnız taşıma hattı değil, jeoekonomik müzakere masası haline getirmek Türkiye’nin hem ödevi ve hem de misyonudur. Türkiye, enerji merkezliği iddiasını şeffaflık ve çeşitlilik üzerine inşa etmelidir. Rusya ile akışı sürdürürken, LNG terminalleri, yenilenebilir enerji yatırımları ve depolama kapasitesini artırarak çoklu kaynak güvenliği yaratmalıdır. Akkuyu ve yakın erimde Sinop gibi nükleer projelerde ise yalnızca enerji arzına değil, işletme ve teknoloji mülkiyetine de ortak olmalıdır. Aksi hâlde enerji avantajı, bağımlılık zincirine dönüşür.

Savunma Sanayii ve Kritik Yeteneklerde Otonomi

Türkiye’nin güvenlik mimarisi, uzun yıllar dış tedarike bağımlıydı. F-35 programından çıkarılmak ve ABD’nin CAATSA yaptırımları, Ankara’ya acı ama değerli bir ders verdi. Bu bağımlı savunma, bağımsız dış politika üretemez dersiydi adeta. Bunun üzerine Türkiye, İHA, SİHA gibi sabit ve döner kanatlı insansız hava araçları, elektronik harp, radar ve mühimmat ve siber güvenlik teknolojilerinde hızla yerlileşmeye yöneldi.

Mevcut iktidar ve liderliğini yapan Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonunda gelişen bu süreç, yalnızca millî gurur vesilesi değil, jeopolitik zorunluluktur da. Ancak yerlileşmenin de sınırları vardır. Çünkü hiçbir ülke tüm teknolojiyi tek başına üretemez, üretmemelidir de. Çözüm, ortak mülkiyetli projeler ve modüler tedarik modelidir. Yani kritik alt sistemlerde yerli kapasite kurmak, üst sistemlerde ise birden fazla partnerle ortaklık geliştirmektir. Bu model, Ankara’ya hem stratejik esneklik ve hem de düşük geçiş maliyeti sağlar. Bu başlıkta başta Çin olmak üzere ŞİÖ paydaşları ile iş birlikleri en az Batı ülkeleri ile geliştirilen ortaklıklar kadar kritik önem ifade etmektedir.

Türkiye’nin Arabuluculuk Kapasitesi- Krizlerden Kaldıraç Yaratma Potansiyeli

Türkiye’nin coğrafyası, onu sürekli krizlerin ortasında bırakır. Karadeniz’de Rusya–Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da İsrail–Filistin çatışmaları, Kafkasya’da Azerbaycan–Ermenistan gerilimleri gibi. Ankara bu krizlerde çoğu kez arabulucu rolü üstlenir. Bu rol, riskli ama değerlidir. Çünkü arabuluculuk, Türkiye’ye asimetrik nüfuz sağlar. Askeri gücün yetmediği yerde diplomasiyle alan açmak saygın ve bir o kadar da pragmatik bir yaklaşımdır.

En son tecrübede görüldüğü üzere bütün dünyada istisnasız alkış alan Tahıl Koridoru, bu kapasitenin somut örneğidir. Ancak arabuluculuk, sürekli sınanan bir roldür. Tarafların güvenini her defasında yeniden kazanmak gerekir böyle durumlarda. Bu nedenle Türkiye, arabuluculuğunu kurumsallaştırmalı, çok taraflı diplomasi merkezleri, tahkim mekanizmaları ve kriz yönetim platformları ile de desteklemelidir. Türkiye Stratejik ve akademik müktesep ve enstrümanlar ile bu potansiyelini kurumsallaştıracak çözümler üretmekte acul de davranmak zorunluluğundadır.

Denge Kubbesi ve Türkiye’nin Tarihsel İmtihanı

Tarihin akışı, devletlerin tercihlerinden bağımsız değildir. Hiçbir devlet yalnızca kendi gerçekliği ile tarihin yönünü tayin edemez. Coğrafya, güç dengeleri ve ekonomik damarlar, her aktörün iradesini çevreleyen sert bir çerçeve oluşturur. Türkiye bugün bu çerçevenin tam ortasında, bir eşik ülke olarak, kaderini yalnızca kendi kararıyla değil, kurduğu dengelerin kalıcılığıyla şekillendirmek zorundadır.

Batı, Türkiye’ye kurumsal güvenlik, finansal öngörülebilirlik ve regülasyon gücü sunmaktadır; ancak bu güvenceler son yıllarda koşullulukla ve ikircikli tavırlarla bir hayli de aşınmıştır. Doğu ise enerji, lojistik ve jeopolitik kaldıraç vaat etmektedir ve fakat bu vaatlerin ardında bağımlılık ve yaptırım riski hatta tuzağı gizlidir. Bu tabloda kopuş telafisi olmayan bir ihmal, teslimiyet ise kat’i bir intihardır. Çözüm, ikisini aynı mimaride birbirine yaslamak, bu iki sütunu tek kubbenin taşıyıcısı hâline getirmektir. Bu kubbenin adı çok vektörlü, çok kutuplu güvencedir. Bu, tarafsızlık ve hatta omurgasızlık değildir. Aksine taraf olmanın ötesinde, kendi çıkarını kurumsallaştırmanın yöntemidir. Devlet aklı, burada üç ilke etrafında somutlaşmalıdır:

  • Şeffaflık: Enerji ve finans hatlarının uluslararası uyumla sigortalanabilir hâle getirilmesi.

  • Modülerlik: Savunma ve teknolojide çoklu tedarik ve düşük geçiş maliyeti sağlayan bir mimari.

  • Kurumsallık: Arabuluculuk ve kriz yönetimi rollerinin geçici fırsat olmaktan çıkarılıp diplomatik yapılara bağlanması.

Tarih, savrulan devletlerin eridiğini, dengeyi kurabilenlerin ise imparatorluklar kurduğunu gösterir. Bugün Türkiye’nin önündeki soru ve sorunsal da şudur: Kendi iradesini başkalarının hesaplarına eklenmiş bir dipnot mu kılacak, yoksa dengelerin merkezine kendi mührünü mü vuracak? El cevap, soğukkanlı bir aklın ve uzun vadeli bir stratejinin ürünüdür. Ve bu cevap, Türkiye’nin gelecekte nasıl anılacağını belirleyecektir. Türkiye geçici bir sınır devleti mi, yoksa akışların yönünü tayin eden kalıcı bir eşik devleti mi olacaktır?

Türkiye’nin gerçek şansı, Cumhuriyetin ilk yıllarında sergilenen kurucu vizyonu yeniden kuşanacak cesareti ve dirayeti gösterebilen bir siyasi liderliğe yeniden sahip olmasındadır. Bu hâl, salt hamasi nutuklara sığınmadan, tarihinden, milletin yekvücut iradesinden ve ortak hafızasından doğan kudreti idrak ederek, gereğini yapma azmiyle hareket eden ve ayrıca uluslararası sahnede özgünlüğünü ve özgürlüğünü aynı anda taşıyabilen bir siyasal bilinçtir.

Şanghay Zirvesi ise bu bilincin sınandığı sahnelerden yalnızca birisidir. Zirve, gücün yeniden dağılımını izleyen, bölgesel ve küresel dengelerin sessizce yeniden yazıldığı bir çerçeve sunmaktadır. Dünyanın rutini olmayan aksine yükü olan tek kutupluluktan ihtiyacı ve mizacı olan çok kutupluluğa geçişinin değerli rayihasıdır. Ve Türkiye için mesele, kendisini abartılı iddialarla öne çıkarmak değil, coğrafi konumunun ve tarihsel sürekliliğinin getirdiği ağırlığı, serinkanlı bir stratejik akılla masaya yerleştirebilmesidir. Bu yeni blokların ve eski dengelerin iç içe geçtiği bir dönemde ne edilgen bir taraf olmayı ne de sahneyi tek başına yönettiğini iddia etmeyi gerektirir. Türkiye’nin önünde duran görev, jeostratejik, jeopolitik ve jeoekonomik konumunun sağladığı doğal kozları soğukkanlılıkla kullanmak ve uzun vadeli güç mimarisinde yerini kaybetmeden korumaktır.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.