19 Ekim 2026 22:02
Somali’nin Geleceği ve Türkiye’nin Stratejik Tercihi

Joseph Feely – Streets of Mogadishu (Mogadişu Sokakları Tablosu)
Somali, zihnimde ilk defa 90’lı yıllarda, siyasete ve tarihe meraklı bir lise öğrencisiyken yer edinmişti.
İç savaş ve bu savaşın ağırlaştırdığı kıtlık haberleri, ardından o tarihlerde Türkiye’nin bölgeye asker göndermesi ve bir Türk generalinin, Korgeneral Çevik Bir’in, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün komutanlığını üstlenmesi, o günlerden hatırımda kalan hususlardı. Bu uzak ülkede yaşananlara duyduğum merakın ve sonraki yıllarda devam eden alakamın ilk nüveleri de muhtemelen o günlerde teşekkül etmişti.
Dikkatimi yeniden Somali’ye yönelten ikinci hadise, yıllar sonra konteyner gemilerine yönelik korsan saldırıları olmuştu. “Somalili korsanlar” diye başlayan haberleri, tarih kitaplarında okuduğum korsanlığın hâlâ sürdüğünü görmenin hayretiyle izlediğimi hatırlıyorum. Küçük teknelerle hareket eden çetelerin dünya ticaretini aksatması ve dünyanın büyük donanmalarının bunlara karşı çare araması ve hatta NATO’nun devreye girmesi çağın kudret ölçüleri bakımından bana ironik gelmişti. İç savaş haberleriyle haberdar. olduğum bu ülke, bu defa denizlerde yol açtığı güvenlik meselesiyle dikkatleri üzerine çekmişti.
Zamanla bu hadiselerin gerisindeki Somali’yi, tarihini ve bölgedeki yerini meslekî alakalarımın da tesiriyle daha yakından anlama isteğim güçlendi. Geçtiğimiz günlerde Somali Büyükelçisi ve Somalili diplomatlarla iki ayrı dost meclisinde bir araya gelmemiz, bu konuları yeniden konuşma imkânı sundu. Türkiye–Somali ilişkilerinden ülkenin bugünkü meselelerine ve geleceğine uzanan sohbetlerimizde, muhataplarımın kendi tarihlerine ve ülkelerinin imkânlarına ilişkin değerlendirmelerini dinlemekten memnuniyet duydum. Yıllar boyunca dışarıdan gelen haberlerle şekillenen Somali tasavvuruma, bu defa ülkenin meselelerini bizzat yaşayan ve geleceği üzerine kafa yoran insanların düşünceleri eşlik ediyordu.
Türkiye’nin Somali’ye yönelik ilgisini tarihî seyri içinde değerlendirmek gerekir kanaatindeyim. Yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim Osmanlı döneminden kalan bağlar yanında, yakın tarihimizde de bugünkü ilişkileri anlamlandıran bir tecrübe bulunmaktadır. Türk askerinin 1990’lı yıllarda BM bünyesinde Somali’de görev üstlenmesi, Türkiye’nin bu ülkenin güvenliğine ve istikrarına katkıda bulunma iradesinin erken örneklerinden biridir. Bugün savunmadan enerjiye, sağlıktan eğitim ve ekonomik iş birliğine uzanan ilişkiler, farklı dönemlerde ve değişen şartlar altında gelişen bu geçmişle birlikte ele alınmalıdır.
Somalili muhataplarımla yaptığım sohbetlerin ardından üzerinde durduğum asıl mesele, ülkenin uzun çatışma yıllarından sonra nasıl bir devlet ve ekonomik hayat kuracağı oldu. Aşiret-kabile aidiyetlerinin toplumsal ve siyasî hayatta güçlü bir yer tuttuğu Somali’de kalıcı istikrar, farklı kesimlerin müşterek bir siyasî düzen üzerinde uzlaşmasına, devletin meşruiyetini ve hizmet kapasitesini güçlendirmesine bağlıdır. Güvenliğin sağlanması kadar, iktisadî imkânların genişletilmesi ve bu imkânlardan toplumun farklı kesimlerinin istifade edebilmesi de ehemmiyet taşımaktadır.
Somali’nin geleceğini değerlendirirken Afrika’nın geçirmekte olduğu demografik ve ekonomik değişimi de göz önünde bulundurmak gerekir. Asya-Pasifik’in birçok ülkesinde genç nüfusun eğitim, sanayileşme, yatırım ve dış ticaret imkânlarıyla buluşması, üretim kapasitesini ve gelirleri artırırken büyük tüketici pazarlarının da gelişmesine zemin hazırladı. Haddizatında Afrika’nın genç ve büyüyen nüfusu, benzer şartların oluşması hâlinde yeni bir iktisadî dönüşümün taşıyıcısı olabilir. Somali’nin bu dönüşümden alacağı pay, insanını yetiştirme, üretim kapasitesini geliştirme ve sahip olduğu iktisadî imkânları değerlendirme kabiliyetiyle belirlenecektir. Afrika Boynuzu’ndaki coğrafi konumu ve Hint Okyanusu’na uzanan kıyıları, ülkeye ayrıca stratejik bir değer kazandırmaktadır. Önündeki esas mesele, bu değeri Somalililerin refahına ve ülkenin uzun vadeli istikrarına tahvil edebilmektir.
Türkiye’nin Somali ile kurduğu ilişkinin mahiyeti, Afrika siyasetinin dayandığı uluslararası güç dengeleri içinde anlaşılabilir. Türkiye, gelişen iktisadî ve askerî kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve NATO üyeliğiyle küresel siyasette ağırlığını artırmaya çalışan bir güçtür. Afrika ise hızla büyüyen nüfusu, zengin yer altı kaynakları, genişleyen pazarları ve beşerî sermayesindeki gelişmeyle önümüzdeki yarım asrın başlıca stratejik rekabet sahalarından biri hâline gelmektedir. İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda ve Belçika gibi eski sömürgeci devletlerin kıtadaki geleneksel nüfuzları aşınırken Çin iktisadî ve teknolojik vasıtalarla, Rusya ise ağırlıklı olarak güvenlik ve askerî iş birlikleri üzerinden bu değişimin açtığı alanlara yerleşmektedir. ABD, Afrika’daki menfaatleri ve küresel kudreti bakımından başlıca aktörlerden biri olmayı sürdürmektedir. Ancak kıtanın genişliği, devletlerin farklılaşan tercihleri ve büyük güçler arasındaki rekabet, Washington’ın bu sahayı tek başına yönetmesini giderek güçleştirmektedir. Avrupalı müttefiklerinin sömürge geçmişlerinden kaynaklanan meşruiyet sorunları ve kendi millî menfaatlerini önceleyen siyasetleri de ABD açısından bu ülkelerin işlevselliğini sınırlamaktadır.
Bu şartlar Türkiye’ye Afrika’da hususi bir mevki kazandırmaktadır. Türkiye, sömürgecilik geçmişinin yükünü taşımayan, Müslüman toplumlarla tarihî ve kültürel temasları bulunan, Batı güvenlik mimarisinin içinde yer alırken Rusya ve Çin dâhil farklı güç merkezleriyle münasebetlerini sürdürebilen bir ülkedir. Bu vasıflarıyla Afrika devletleri için güvenilir bir ortak, ABD bakımından ise kıtadaki menfaatlerinin korunmasında ve güç dengelerinin yönetilmesinde kıymetli bir stratejik muhataptır. Bununla birlikte Türkiye’nin Afrika’daki varlığını Amerikan siyasetinin öncülüğüne yahut muvafakatine bağlamak ne kadar yanlışsa, Ankara’nın bu coğrafyadaki bütün hamlelerini diğer güçlerin menfaatlerinden bağımsız, yalnızca kendine mahsus bir stratejinin neticesi olarak değerlendirmek de aynı ölçüde isabetsizdir. Libya tecrübesi, Türkiye’nin gerektiğinde kendi iradesiyle askerî ve siyasî inisiyatif kullanabildiğini, ancak bu iradenin neticelerini uluslararası güç dengeleri içinde yönetmek mecburiyetinde bulunduğunu açıkça göstermiştir.
Dış siyasette maharet, her meselede müttefiklerle aynı istikamette hareket etmek yahut onlardan bütünüyle ayrışmak yerine millî menfaatleri tayin etmek, başkalarının ihtiyaç ve imkânlarını doğru hesaplamak, menfaatlerin örtüştüğü alanlarda iş birliğini genişletirken ayrıştığı alanlarda kendi hareket serbestisini koruyabilmektir. Türkiye’nin 1990’lı yılların sonunda belirginleşen Afrika açılımı, zaman içerisinde bu siyasî ve stratejik çerçevede gelişmiştir. Somali ile kurulan ortaklık da bu uzun tecrübenin Afrika Boynuzu’ndaki en ileri örneklerinden biridir. Türkiye’nin Somali’deki varlığının asıl kıymeti ve mahiyeti, yalnızca bu ülkede üstlendiği askerî, iktisadî ve insani faaliyetlerin toplamında aranamaz. Asıl olan, Somali’nin devletleşme ve kalkınma ihtiyaçlarıyla Türkiye’nin bölgesel menfaatlerinin, Afrika’nın yükselen stratejik ehemmiyeti ve küresel güçlerin hesaplarıyla aynı coğrafyada buluşmasındadır. Bu sebeple Somali meselesi, Türkiye bakımından hem bir ortaklık siyaseti hem de değişen dünya düzeninde kendi ağırlığını ve hareket sahasını tayin etme meselesidir.
Tarihin Biriktirdiği Birlik ve Ayrışma
Somali’nin tarihini 1991’deki devlet çöküşüyle başlatmak, bugünkü müşküllerin sebeplerini anlamayı da ülkenin sahip olduğu imkânları görmeyi de güçleştirir. Somali sahilleri asırlar boyunca Arabistan, Doğu Afrika ve Hint Okyanusu arasında işleyen ticaret ağlarının önemli duraklarından biriydi. Mogadişu ve Zeyla gibi şehirler ticaret, İslâmî ilimler ve denizaşırı münasebetlerle gelişirken iç kesimlerde hayvancılığa dayanan hareketli hayat, sahillerdeki iktisadî faaliyetleri besliyordu. Bu coğrafyada farklı sultanlıklar, şehir idareleri ve mahallî güçler teşekkül etmiş; ortak dil, din ve kültür etrafında gelişen aidiyet, uzun asırlar boyunca farklı siyasî teşkilatlanmalarla birlikte varlığını sürdürmüştü.
XVI. asırda Portekiz’in Kızıldeniz ve Hint Okyanusu ticaret yollarına hâkim olma teşebbüsü, Habeşistan’la devam eden mücadelelerle birleşince Osmanlı Devleti de bölgedeki siyasî ve askerî rekabetin tarafı oldu. Adal Sultanlığı’yla kurulan askerî münasebetler ve Zeyla’nın Osmanlı idaresine bağlanması, bu temasların başlıca örnekleridir. Sonraki asırlarda kuzey sahillerinde Osmanlı ve Mısır üzerinden gelişen idarî ve ticarî ilişkiler, Türkiye ile Somali arasındaki tarihî bağların uzak zeminini oluşturdu. Bununla birlikte Somali coğrafyasının tamamını kapsayan kesintisiz bir Osmanlı hâkimiyetinden söz etmek, bölgenin kendi sultanlıklarını, mahallî kuvvetlerini ve değişen siyasî münasebetlerini göz ardı etmek olur.
XIX. asrın sonlarında Avrupa devletlerinin sömürge rekabeti, ortak bir dil, kültür ve tarihî aidiyet etrafında şekillenen Somali topluluklarının yaşadığı geniş coğrafyayı farklı idarelere ayırdı. Somali kimliğinin başlıca dayanağı, aynı dili konuşan ve büyük ölçüde müşterek dinî ve kültürel gelenekleri paylaşan bu toplulukların oluşturduğu etnik ve tarihî bütünlüktü. Kuzeyde İngiliz, güneyde İtalyan hâkimiyeti kuruldu. Diğer Somali toplulukları ise bugünkü Etiyopya, Kenya ve Cibuti sınırları içinde kaldı. Böylece müşterek bir kimliğe sahip insanlar farklı hukuk, idare ve siyasî tecrübeler altında yaşamaya başladı. Sömürge idarelerinin çizdiği sınırlar, Somali kimliğinin yayıldığı coğrafya ile sonradan kurulacak devletin sınırları arasında bir ayrışma meydana getirdi. Bu ayrışma, bağımsızlık sonrasında hem millî birlik ülküsünü besleyecek hem de Somali’nin iç ve dış siyasetini şekillendiren başlıca meselelerden biri olacaktır.
1960’ta eski İngiliz ve İtalyan idarelerinin birleşmesiyle Somali Cumhuriyeti kuruldu. Ortak millî aidiyet, yeni devletin en kuvvetli dayanağıydı. Ancak iki ayrı sömürge idaresinden devralınan kurumların, hukukî geleneklerin ve siyasî alışkanlıkların aynı devlet teşkilâtında buluşturulması kolay olmadı. Üstelik sınırlar dışında kalan Somali topluluklarıyla birleşme ülküsü, millî hissiyatı kuvvetlendirirken komşu devletlerle ihtilafları da beraberinde getirdi. Böylece bağımsızlığın ilk yıllarından itibaren Somali, içeride müşterek bir devlet düzeni kurma, dışarıda ise tarihî ve etnik aidiyet taleplerini yönetme mecburiyetiyle karşı karşıya kaldı.
1969’da askerî darbeyle iktidarı ele geçiren Siyad Berrî, merkezî otoriteyi güçlendirmeyi ve sosyalist kalkınma programıyla ülkeyi dönüştürmeyi hedefledi. Eğitim, dil ve devlet teşkilâtı alanındaki girişimlerine rağmen siyasî iktidarın giderek dar bir çevrede toplanması, toplumsal uzlaşmayı zayıflattı. 1977–1978 Ogaden Savaşı ise rejimin ve devletin geleceği bakımından ağır bir kırılma yarattı. Etiyopya karşısında alınan mağlubiyet, askerî ve iktisadî kayıpların yanında büyük bir mülteci hareketine ve içeride büyüyen huzursuzluklara yol açtı. Sovyetler Birliği’nin Etiyopya’yı desteklemesi üzerine Mogadişu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne yakınlaşması, Soğuk Savaş rekabetinin bölgedeki ittifakları ne kadar süratle değiştirebildiğini gösterdi. Büyük güçler kendi menfaatleri doğrultusunda taraf değiştirirken savaşın iktisadî, siyasî ve toplumsal bedelini Somali taşımaya devam etti.
Mağlubiyetin ardından rejim, zayıflayan meşruiyetini giderek daha fazla baskı ve belirli aşiret çevrelerine dayanan sadakat ilişkileriyle korumaya yöneldi. Siyasî muhalefetin silahlı mücadeleye dönüşmesi, devletle toplum arasındaki bağı daha da aşındırdı. Özellikle 1988’de kuzeyde, Hargeysa ve Burco başta olmak üzere yerleşim merkezlerinde yaşanan ağır yıkım ve kitlesel yerinden edilmeler, merkezî idareye duyulan güvensizliği derinleştirdi. 1991’de Siyad Berrî yönetimi çöktüğünde iktidarı devralarak ülkenin bütününde otorite kurabilecek müşterek bir siyasî irade ortaya çıkmadı. Silahlı gruplar arasındaki mücadele, devletin kalan kurumlarını ve iktisadî imkânlarını da parçaladı. Kuzeyde Somaliland bağımsızlığını ilan ederken ülkenin diğer kesimlerinde farklı otorite alanları oluştu.
Ortak dil, din ve millî aidiyet bir devletin kuruluşuna zemin hazırlamış, ancak farklı idarî miraslar, iktidar mücadeleleri, dış müdahaleler ve merkezî yönetimin uyguladığı şiddet müşterek siyasî düzeni zayıflatmıştır. 1991 sonrasında ortaya çıkan mesele, yalnızca kaybedilmiş devlet otoritesinin yeniden tesisiyle sınırlı kalmamıştır. Bir kesimin yokluğundan zarar gördüğü devleti, başka bir kesim kendisine yaşattığı şiddetle hatırlamaktadır. Dolayısıyla Somali’nin önündeki asıl müşkül, farklı tarihî tecrübeler taşıyan toplulukların yeniden hangi şartlarda müşterek bir devletin parçası olmayı kabul edecekleridir.
Somali’de Devlet Kurmanın Toplumsal Zemini
Somali’de 1991’de merkezî devletin çökmesiyle toplumsal ve iktisadî hayat bütünüyle inkıtaya uğramadı. Aileler, aşiretler, tüccarlar, dinî çevreler ve yurt dışında yaşayan Somalililer, hayatın devamını sağlayacak dayanışma ve işleyiş usulleri geliştirdi. Başta ABD, İngiltere ve Kanada olmak üzere dünyanın farklı ülkelerine dağılmış Somalililerin gönderdiği paralar havale ağları üzerinden ailelere ulaşırken özel teşebbüs haberleşme, ticaret ve para transferi gibi sahalarda faaliyetlerini sürdürdü. Mahallî örf hukuku ve dinî merciler, uyuşmazlıkların çözümünde devlet kurumlarının bıraktığı boşluğun bir kısmını doldurdu. Bu mekanizmalar toplumun mukavemetini artırırken zamanla kendi menfaatlerini ve yetkilerini korumaya çalışan mahallî otoriteler de meydana getirdi.
Devletin yeniden teşekkülü, bu sebeple yalnızca merkezî kurumların kurulmasıyla tamamlanabilecek bir süreç değildir. Yıllarca güvenliğini, geçimini ve hukukî ihtilaflarını farklı merciler aracılığıyla yürüten toplumun, yetki ve kaynakların yeniden kamu otoritesinde toplanmasını benimsemesi gerekir. Bu yetki devrinin karşılığı, devletin sunduğu hizmetlerde görülmelidir. Vergi ödeyen tüccar malının korunmasını, mahkemeye başvuran vatandaş kararın uygulanmasını, çocuğunu okula gönderen aile eğitimin devamını bekler. Kamu otoritesi bu beklentilere karşılık verebildiği ölçüde meşruiyet kazanacak, mahallî sadakatlerin yanında müşterek vatandaşlık bağı da kuvvetlenecektir.
2012’de kabul edilen geçici anayasanın federal çerçevesi, merkezî yönetim ile federe idareler arasında yetki paylaşımına hukukî bir zemin sundu. Ancak güvenlik kuvvetlerinin sevk ve idaresi, kamu gelirlerinin paylaşımı, tabiî kaynakların değerlendirilmesi ve siyasî temsil konularındaki ihtilaflar, federal düzenin işlerlik kazanmasını güçleştirmektedir. Mogadişu’nun devlet bütünlüğünü tahkim etmek maksadıyla attığı bir adım, federe yönetimler tarafından kendi yetki ve imkânlarına müdahale olarak değerlendirilebilmektedir. Aşiret aidiyetlerinin kamu görevleri, siyasî temsil ve iktisadî kaynakların dağılımında belirleyici olması da bu ihtilafları derinleştirmektedir. Dolayısıyla meselenin esası, merkezî otoritenin ne ölçüde güçleneceğinden önce, yetkinin hangi esaslarla paylaşılacağı ve bu esasların bütün taraflar bakımından ne kadar bağlayıcı olacağıdır.
Bu siyasî ve idarî ihtilafların güvenlik sahasında da doğrudan karşılığı bulunmaktadır. Eş-Şebab, silahlı faaliyetlerinin yanında vergi benzeri tahsilat, ticaret üzerindeki baskı ve uyuşmazlıklara müdahale yoluyla kendi otoritesini tesis etmeye çalışmaktadır. Örgütün kontrolünden çıkarılan bölgelerde kalıcı güvenlik, askerî başarıyı takip edecek kamu hizmetlerine ve işleyen bir hukuk düzenine bağlıdır. Askerin ardından hâkimin, öğretmenin, sağlık görevlisinin ve mahallî idarenin görev yapamadığı yerlerde otorite boşluğu yeniden ortaya çıkabilir. Bu sebeple Somali’nin güvenlik meselesi, aynı zamanda devletin toplumla kuracağı ilişkinin mahiyetine bağlıdır. Silahlı örgütlerin nüfuzunu kalıcı biçimde kıracak olan, kamu otoritesinin gündelik hayatta sağlayacağı güven, adalet ve hizmettir.
Denizden Gelen İmkân
Somali’nin Aden Körfezi ve Hint Okyanusu boyunca uzanan sahilleri, ülkeyi Afrika Boynuzu’nun deniz güvenliği ve uluslararası ticaret bakımından önemli bir mevkiye taşımaktadır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Babülmendep Boğazı’nın kıyı devletleri Yemen, Cibuti ve Eritre’dir. Somali’nin stratejik ağırlığı, boğaz üzerindeki doğrudan hâkimiyetten ziyade, bu geçide ulaşan deniz yollarına komşuluğundan ve Hint Okyanusu’na açılan geniş kıyı sahasından kaynaklanmaktadır. Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin güvenliği, enerji taşımacılığı ve Afrika Boynuzu’ndaki güç mücadelesi, bu coğrafyanın ehemmiyetini artırmaktadır.
Kızıldeniz çevresinde yaşanan gerilimler, Somali limanlarını ve kıyılarını askerî erişim, gözetleme, lojistik ve ikmal bakımından daha kıymetli hâle getirmektedir. Ancak coğrafyanın sağladığı stratejik üstünlüğün millî bir kazanıma dönüşmesi, Somali’nin bu imkânları hangi şartlarda ve ne ölçüde kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendirebildiğine bağlıdır. Liman işletmeleri, askerî tesisler ve deniz kaynaklarına ilişkin anlaşmaların kamu gelirlerine katkısı kadar, bu gelirlerin denetlenmesi ve ülkenin kalkınmasına tahsis edilmesi de önem taşımaktadır. Coğrafyanın dış güçler bakımından taşıdığı değer ile Somali halkına sağladığı fayda arasındaki mesafeyi kapatacak olan, devletin müzakere ve denetim kudretidir.
Deniz güvenliğinin bir diğer cephesini korsanlık oluşturmaktadır. Yabancı donanmaların devriyeleri ve uluslararası güvenlik tedbirleri ticaret gemilerinin korunmasına katkıda bulunsa da korsanlığı besleyen şartlar yalnızca Somali sahilleriyle sınırlı değildir. Yasa dışı avcılık, kıyı halkının daralan geçim imkânları ve silahlı suç ağlarının yanında, küresel deniz sigortacılığı, fidye müzakereleri ve güvenlik hizmetleri etrafında gelişen iktisadî ilişkiler de bu meselenin bir parçasıdır. Özellikle sigorta şirketlerinin doğrudan yahut aracılar üzerinden yürütülen fidye müzakereleriyle kurduğu temaslar, korsanlığın mahallî sebepleri kadar uluslararası mali bağlantılarının da incelenmesini gerektirmektedir. Kaçak avcılıkla mücadele, balıkçılık kaynaklarının korunması, kıyı halkının geçim imkânlarının genişletilmesi ve Somali’nin kendi sahillerinde etkin denetim kurması, kalıcı deniz güvenliğinin başlıca şartlarıdır. Nihayetinde Somali’nin denizlerdeki egemenliğinin gerçek karşılığı, stratejik konumunu kendi vatandaşlarının güvenliğine, geçimine ve refahına tahvil edebilmesinde aranmalıdır.
Somaliland ve Birliğin Geleceği
Somali kıyılarının artan stratejik kıymeti, Somaliland meselesini ülkenin iç bütünlüğüne ilişkin tarihî bir ihtilafın ötesine taşıyarak bölgesel ve küresel rekabetin önemli başlıklarından biri hâline getirmiştir. Hargeysa’nın 1991’de ilan ettiği bağımsızlık, kuzeyin ayrı sömürge geçmişine, 1960’ta gerçekleşen birleşmeye ilişkin itirazlara ve merkezî yönetimin uyguladığı şiddetin hafızasına dayanmaktadır. Somaliland, geçen yıllar içerisinde kendi kurumlarını, güvenlik teşkilâtını ve seçim düzenini geliştirmiştir. Bununla birlikte Sool ve Sanaag çevresinde yaşanan ihtilaflar, Hargeysa’nın hak iddia ettiği coğrafyada da farklı siyasî aidiyetlerin ve temsil taleplerinin bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Somaliland’ın geleceği, yalnızca Mogadişu ile Hargeysa arasında çözülecek bir statü meselesinden ibaret değildir.
Mogadişu, devletin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü esas alırken Hargeysa, ayrı bir siyasî varlık olarak uluslararası kabul görmeyi hedeflemektedir. İhtilaflı bölgelerdeki topluluklar ise kendi güvenlikleri, siyasî temsilleri ve mahallî yetkileri üzerinden tutum almaktadır. Tarafların tarihî tecrübeleri ve gelecek tasavvurları arasındaki farklılıklar, meselenin yalnızca hukukî hükümlerle çözülebilmesini güçleştirmektedir. Müşterek bir siyasî düzen arayışının karşılık bulması, geçmişte yaşananların tanınmasını, yetkilerin hududunun belirlenmesini ve ilgili toplulukların iradesinin hesaba katılmasını gerektirmektedir.
Etiyopya’nın Ocak 2024’te Somaliland ile imzaladığı mutabakat, bu tarihî ihtilafı doğrudan bölgesel güç mücadelesinin içine taşıdı. Denize erişim arayan Addis Ababa’nın stratejik ihtiyaçları ile Hargeysa’nın uluslararası tanınma beklentisi aynı anlaşmada buluştu. Mogadişu ise bu teşebbüsü ülkenin egemenliğine müdahale olarak değerlendirdi. Türkiye’nin kolaylaştırıcılığıyla 11 Aralık 2024’te kabul edilen Ankara Bildirisi, ihtilafın çözümü için yeni bir diplomatik zemin oluşturdu. Bildiri, Somali’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıyı teyit ederken Etiyopya’nın denize ticari erişiminin Somali’nin egemen yetkisi altında yapılacak anlaşmalarla sağlanmasının önünü açtı. Böylece iki ülkenin çatışan taleplerini müşterek menfaat temelinde ele alma imkânı doğdu.
İsrail’in 26 Aralık 2025’te Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıması, meselenin uluslararası mahiyetine yeni bir boyut kazandırdı. Hargeysa açısından diplomatik bir kazanım olan bu karar, Mogadişu tarafından ülkenin egemenliğine müdahale olarak değerlendirildi. Türkiye de Somali’nin toprak bütünlüğünden yana tutumunu açıkça ortaya koydu. İsrail’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki güvenlik hesapları dikkate alındığında bu adımın diplomatik tanımanın ötesinde stratejik neticeler doğurma ihtimali bulunmaktadır. Bununla birlikte muhtemel askerî üsler, istihbarat tesisleri ve operasyonel düzenlemeler hakkındaki iddialarla fiilen gerçekleşmiş faaliyetleri birbirinden ayırmak gerekir. Tanımanın kendisi siyasî bir vakıadır; bundan doğabilecek askerî neticeler ise ayrıca değerlendirilmelidir.
Türkiye bakımından mesele, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunurken bölgedeki bütün muhataplarla diplomatik temas imkânını muhafaza edebilmektir. Ankara’nın Mogadişu ile kurduğu stratejik ortaklık, Somali devletinin güvenlik ve kurumsal kapasitesini güçlendirmektedir. Hargeysa ile sürdürülebilecek temaslar ise bu ortaklığın karşısında bir tercih olarak görülmemeli; ihtilafın yönetilmesine ve Türkiye’nin bölgesel tesirinin korunmasına hizmet edecek diplomatik imkânlar arasında değerlendirilmelidir. Ankara Bildirisi’nin ortaya koyduğu tecrübe, Türkiye’nin bölgesel tarafların farklı menfaatlerini müşterek bir müzakere zemininde buluşturabildiğini göstermiştir.
Türkiye ile Ortaklığın Yeni Safhası
Türkiye’nin Somali ile bugünkü yakınlığında, 2011 yılında yaşanan ağır kıtlık sırasında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mogadişu’ya yaptığı ziyaret mühim bir dönüm noktasıdır. Somali’nin uluslararası toplumun gündeminde daha çok açlık, çatışma ve güvenlik meseleleriyle yer aldığı bir dönemde gerçekleşen bu ziyaret, Türkiye’nin ülkeye yönelik alakasını görünür kıldı. İnsani yardımlarla başlayan yoğun temas, zaman içerisinde sağlık, eğitim, altyapı, ticaret ve savunma alanlarında kurumsal bir mahiyet kazandı. Bu süreklilik, Türkiye’ye Somalililer nezdinde kıymetli bir güven ve hareket sahası sağladı.
Savunma iş birliği, bu ortaklığın başlıca unsurlarından biridir. Mogadişu’daki TÜRKSOM askerî eğitim merkezinde yetiştirilen personel, Somali’nin kendi güvenlik kapasitesini geliştirmesi bakımından eşsiz bir önem taşımaktadır. Ancak eğitimli askerî kadroların varlığı, düzenli maaş, ikmal, emir-komuta, disiplin ve denetim mekanizmalarıyla tamamlandığında kalıcı bir kuvvete dönüşebilir. Türkiye’nin yetiştirdiği personelin mahallî güç mücadelelerinin dışında tutularak ülkenin müşterek güvenliğine hizmet etmesi, askerî iş birliğinin siyasî kıymetini de koruyacaktır. Türkiye açısından uzun vadeli kazanım, Somali’nin kendi güvenliğini sağlayabilecek bir orduya kavuşması ve bu süreçte gelişen askerî iş birliğinin sürdürülebilir bir zemine yerleşmesidir.
Eğitim ve insan kaynağı alanındaki yatırımlar da benzer bir devamlılık gerektirmektedir. Türkiye’de yetişen Somalili hekim, mühendis, öğretmen ve kamu görevlilerinin ülkelerine döndüklerinde mesleklerini icra edebilecekleri kurumlarla buluşması, burs programlarının gerçek karşılığını belirleyecektir. Mezunların istihdamı, meslekî gelişimi ve iki ülke kurumları arasındaki çalışma ilişkileri takip edildiği ölçüde şahsî temaslardan kalıcı bir insan kaynağı ve kurumsal iş birliği ağı doğabilir. Bu kadrolar, Somali’nin kalkınmasına katkıda bulunurken Türkiye ile ilişkilerin toplum ve kurumlar düzeyinde derinleşmesine de hizmet edecektir.
İktisadî iş birliğinde ise mevcut üretimin değerini artıracak sahalara öncelik verilmesi yerinde olacaktır. Hayvancılık ürünlerinin işlenmesi, şehirlerde güvenilir enerji temini, meslekî eğitim ve küçük işletmelerin geliştirilmesi, istihdam ve gelir artışı bakımından önemli imkânlar sunmaktadır. Kuraklık ve yerinden edilme, kırsal nüfusun bir bölümünü şehirlere yöneltirken barınma, çalışma ve temel hizmet ihtiyacını da büyütmektedir. Bu sebeple yatırımların hacmi kadar hangi bölgelerde, hangi toplumsal kesimler için istihdam ve gelir meydana getirdiği de gözetilmelidir. Geniş Somali diasporasının sermayesi ve ticaret bağlantıları ise mülkiyet güvencesi, sözleşmelerin uygulanması ve finansmana erişim şartları geliştikçe daha fazla üretken yatırıma dönüşebilir.
Deniz kaynaklarının değerlendirilmesi, Türkiye ile Somali arasındaki iktisadî ortaklığın yeni sahalarından biridir. Aralık 2025’te OYAK ile Somali Balıkçılık Şirketi ortaklığında kurulan SOMTURK, başta Çin menşeli filolar olmak üzere yabancı balıkçılık faaliyetlerinden kaynaklanan yasa dışı avlanma ve kaynakların kontrolsüz kullanımı risklerine karşı Somali’nin denizlerindeki egemenlik ve denetim kapasitesini güçlendirmesi bakımından dikkat çekici bir teşebbüstür. Türk balıkçılık sektörüne yeni faaliyet alanları açan bu girişimin Somali bakımından kıymeti, yerel balıkçıların haklarının korunması, avcılığın kayıt altına alınması, soğuk zincir ve ürün işleme kapasitesinin geliştirilmesi, istihdamın artırılması ve deniz kaynaklarından elde edilen gelirlerin ülke ekonomisine kazandırılmasıyla ölçülecektir. Esas mesele, Somali’nin yıllardır yabancı filoların istismarına açık kalan deniz kaynakları üzerinde etkin tasarruf kudreti kazanırken Türkiye’nin de bu sahada kalıcı ve karşılıklı menfaate dayanan bir iktisadî ortaklık geliştirebilmesidir.
Enerji sahasındaki iş birliği, iki ülkenin ilişkilerine daha ileri bir stratejik boyut kazandırmaktadır. Oruç Reis’in Somali deniz alanlarında yürüttüğü sismik araştırmaları, 2026 yılında Çağrı Bey sondaj gemisinin Curad-1 kuyusundaki çalışmaları takip etti. Türkiye açısından bu faaliyetler, enerji aramacılığında yurt dışı kapasitesinin genişlemesi ve yeni kaynaklara erişim bakımından önemlidir. Somali açısından ise muhtemel hidrokarbon varlığının tespiti, kamu gelirlerinin artırılması ve iktisadî kalkınma için yeni bir imkân doğurabilir. Bununla birlikte arama, keşif ve ticari üretim birbirinden farklı teknik ve iktisadî safhalardır. Muhtemel gelirlerin merkezî ve federe yönetimler arasında hangi esaslarla paylaşılacağı, sözleşmelerin şeffaflığı ve kamu denetimi, kaynakların bulunması kadar önem taşımaktadır. Yeni bir servetin mevcut siyasî ihtilafları derinleştirmesi, her iki ülkenin uzun vadeli menfaatlerini de zedeleyebilir.
Somali’de inşasına başlanan uzay üssü ise ortaklığın ulaştığı teknolojik seviyeyi ve geleceğe yönelik stratejik iddiasını göstermektedir. Ekvatora yakın konumu Türkiye’ye uzaya bağımsız erişim, fırlatma teknolojileri ve uzay sanayii bakımından önemli imkânlar sunarken Somali için altyapı yatırımı, nitelikli istihdam ve teknik eğitim alanlarında yeni fırsatlar doğurabilir. Ancak projenin Somali bakımından kalıcı kıymeti, inşaat faaliyetlerinin ötesinde yerel personelin yetiştirilmesine, teknolojiye dayalı iş alanlarının geliştirilmesine ve ilgili kurumların bu süreçlere iştirakine bağlı olacaktır. Böylece büyük ölçekli bir stratejik yatırımın ülkenin beşerî ve iktisadî kapasitesine de katkıda bulunması mümkün hâle gelecektir.
Bununla birlikte farklı kurumlar tarafından yürütülen projelerin müşterek bir strateji içerisinde değerlendirilmesi zaruridir. Güvenlik iş birliği, burs programları, kamu yatırımları ve şirket faaliyetleri arasında hedef, sorumluluk ve sonuç bakımından uyum sağlanmalıdır. Türk kamu kaynaklarıyla özel ve kurumsal yatırımların yükümlülükleri açık biçimde ayrıştırılmalı; harcamalar, gelirler ve karşılıklı taahhütler düzenli olarak değerlendirilmelidir. Ankara’da bu faaliyetlerin sonuçlarını birlikte takip edecek kurumlar arası bir mekanizmanın geliştirilmesi hem millî menfaatlerin korunması hem de kaynakların verimli kullanılması bakımından faydalı olacaktır.
Türkiye’nin Somali’deki başarısının ölçüsü, üstlendiği projelerin sayısı yahut harcadığı kaynakların büyüklüğüyle sınırlı tutulamaz. Somali’nin güvenlik ve kalkınma kapasitesine yapılan katkı, Türkiye bakımından sürdürülebilir iktisadî, diplomatik ve stratejik karşılıklar da üretmelidir. Somali’nin kendi imkânlarıyla ayakta durabilen bir devlete dönüşmesi ile Türkiye’nin Afrika Boynuzu’nda kalıcı ve güvenilir bir ortak olarak güçlenmesi, aynı siyasetin birbirini tamamlayan iki neticesi olabilir.
Somali’ye Dair Dış Rekabetin İçerideki Karşılığı
Somali üzerindeki uluslararası rekabette büyük güçlerin imkânları, öncelikleri ve karşılıklı ilişkileri birbirinden farklıdır. ABD, terörle mücadele, istihbarat, askerî erişim ve bölgesel ittifaklar bakımından belirgin bir üstünlüğe sahiptir. Çin, ticaret ve yatırım ilişkilerinin yanında Cibuti’deki askerî üssüyle Afrika Boynuzu’nu Hint Okyanusu ve Kızıldeniz boyunca uzanan küresel menfaatlerine bağlamaktadır. Somaliland’ın Tayvan’la geliştirdiği ilişkiler, Pekin’in Somali’nin toprak bütünlüğüne verdiği desteğe ayrıca bir stratejik mana kazandırmıştır. Rusya ise Sovyetler Birliği döneminde sahip olduğu bölgesel nüfuzu yeniden tesis etme arayışındadır. Ancak Moskova’nın bugünkü askerî, iktisadî ve diplomatik imkânları, Soğuk Savaş yıllarındaki ağırlığından farklıdır. Bu sebeple üç gücün Somali üzerindeki tesirini aynı ölçülerle değerlendirmek isabetli olmayacaktır.
Türkiye’nin bu güçlerle ilişkileri de tek bir ittifak yahut rekabet anlayışına indirgenemez. ABD ile terörle mücadele, deniz güvenliği ve bölgesel istikrar alanlarında müşterek menfaatler bulunmaktadır. Çin’le Somali’nin toprak bütünlüğü konusunda diplomatik yakınlık mümkünken ticaret, limanlar ve altyapı yatırımlarında rekabet yaşanabilir. Rusya’yla ilişkiler de daha geniş bölgesel ve küresel dengelerin içinde şekillenmektedir. Türkiye bakımından belirleyici husus, bu farklı ilişkileri kendi menfaatleri etrafında düzenleyebilmesidir. Somali’de yıllar içinde kazanılan güvenin herhangi bir büyük gücün bölgesel siyasetinin tamamlayıcı unsuruna dönüşmesi, Ankara’nın hususi mevkiini ve diplomatik hareket serbestisini daraltacaktır.
Afrika Boynuzu’ndaki rekabetin bir diğer cephesinde bölge devletleri ve Körfez ülkeleri bulunmaktadır. Mısır, Nil sularına ilişkin ihtilafları ve Kızıldeniz güvenliğini; Birleşik Arap Emirlikleri, liman yatırımlarını, ticaret yollarını ve askerî erişim imkânlarını; Suudi Arabistan ise Kızıldeniz güvenliğini ve bölgesel istikrarı kendi öncelikleri çerçevesinde değerlendirmektedir. Etiyopya’nın denize erişim ihtiyacı da bu hesapların önemli unsurlarından biridir. Söz konusu devletlerin Somali’nin farklı yönetimleriyle geliştirdikleri ilişkiler, mahallî aktörlere iktisadî kaynak ve diplomatik destek sağlarken merkezî yönetimle aralarındaki yetki ihtilaflarını da etkileyebilmektedir. Dış desteğin mahallî uzlaşmanın yerini alması hâlinde Somali’nin iç meseleleri bölgesel rekabetin birer vasıtasına dönüşebilir.
NATO üyesi olması, ABD ile güvenlik ilişkileri, Körfez ülkeleriyle gelişen ortaklıkları ve Afrika devletleriyle kurduğu doğrudan temaslar, Ankara’ya geniş bir diplomatik zemin sunmaktadır.
Somali ile stratejik ortaklığını sürdürürken Etiyopya, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile münasebetlerini yönetebilmesi, bu imkânın başlıca şartıdır. Ankara Bildirisi, Türkiye’nin Somali’nin egemenliğini esas alırken Etiyopya’nın denize erişim ihtiyacını da müzakere edilebilir bir menfaat olarak ele alabildiğini göstermiştir.
Bununla birlikte Türkiye’nin mutlak bir vasi rolünde bölgedeki her ihtilafın sorumluluğunu üstlenmesi, sahip olduğu diplomatik ve askerî imkânların üzerinde taahhütler doğurabilir. Bu sebeple iş birliği ve rekabet alanlarının dikkatle ayrılması, üstlenilen yükümlülüklerin millî menfaatler ve mevcut kapasiteyle uyumlu tutulması gerekir.
SONUÇ:
Somali’nin geleceği, önümüzdeki yıllarda yalnızca kendi halkının kaderini tayin eden bir mesele olmaktan çıkıp Afrika Boynuzu’ndaki güç dengelerinin ve kıtanın yükselen stratejik kıymetinin de önemli göstergelerinden biri olacaktır. Ülkenin sahip olduğu coğrafi imkânlar, genç nüfus ve tabiî kaynaklar büyük bir potansiyel taşımaktadır. Ancak bu imkânların millî bir kudrete dönüşmesi, Somali’nin kendi kurumlarını güçlendirmesine, toplumsal uzlaşmasını geliştirmesine ve iktisadî hayatını üretim temelinde yeniden kurmasına bağlıdır. Dışarıdan sağlanan güvenlik, sermaye ve teknik destek, ancak bu sürece hizmet ettiği ölçüde kalıcı bir karşılık bulacaktır.
Türkiye bakımından Somali, yaklaşık kırk yıllık bir emeğin neticesinde Afrika siyasetinin amiral gemisi olabilecek bir mevkiye ulaşmıştır. İnsani yardımla başlayan ve zaman içerisinde savunma, enerji, denizcilik, eğitim ve teknoloji alanlarına yayılan ortaklık, Ankara’nın kıtadaki varlığına yeni bir mahiyet kazandırmaktadır. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak savunmacı ve muhafazakâr bir anlayışla şekillenen dış siyasetinden, kendi coğrafyasının ötesinde inisiyatif alan, menfaat sahaları oluşturan ve uluslararası dengelere tesir eden yeni bir paradigmaya geçişinde Somali, aynı zamanda bir uygulama ve tecrübe laboratuvarı hüviyeti taşımaktadır. Türkiye’nin bölgesel bir güç olmaktan küresel ölçekte siyaset kurabilen bir aktöre dönüşmesi, yakın coğrafyasındaki ağırlığını korurken Afrika gibi yükselen havzalarda kalıcı iktisadî, siyasî ve kurumsal ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır. Somali, bu bakımdan Türkiye’nin yalnızca stratejik ortaklarından biri olarak görülmemeli; yeni dış siyaset anlayışının imkânlarının, sınırlarının ve sürdürülebilirliğinin sınandığı, buradan edinilen tecrübelerin kıtanın geneline taşınabileceği bir merkez olarak değerlendirilmelidir.
Bu yöneliş, Avrupa’nın içinden geçmekte olduğu tarihî dönüşümle birlikte değerlendirilmelidir. Yaşlanan nüfusu, rekabet gücü aşınan sanayisi, enerji ve güvenlik alanındaki bağımlılıkları ve derinleşen siyasî ihtilaflarıyla Avrupa, önümüzdeki dönemde kendi meselelerinin giderek ağırlaşan yüküyle karşı karşıya kalacaktır. Türkiye’nin iktisadî ve siyasî geleceğini Avrupa’nın daralan imkânlarına aşırı ölçüde bağlaması, bu sarsıntıların maliyetini de üstlenmesi sonucunu doğurabilir. Bu sebeple Avrupa ile köklü münasebetlerini ve iktisadî bütünleşmesini muhafaza ederken Afrika’nın genç nüfusu, büyüyen pazarları, zengin kaynakları ve gelişen üretim imkânlarıyla daha derin bir entegrasyona yönelmesi, Türkiye bakımından stratejik bir zarurettir. İtalya, Fransa, İngiltere ve hatta Almanya gibi Avrupa’nın köklü güçlerinin yaşadığı yapısal sorunlar, kıtanın geleceğine ilişkin yeni belirsizlikler doğurmaktadır. Bir bakıma Türkiye’nin Avrupa’nın yeni hasta adamlarından kaynaklanabilecek iktisadî ve siyasî tsunaminin tesirlerinden korunabilmesi, mevcut ilişkilerini muhafaza ederken Afrika başta olmak üzere yükselen iktisadî ve siyasî havzalarda kendisine yeni menfaat ve hareket sahaları açabilmesine bağlıdır.
Ancak bu tarihî fırsatın hakkını vermek, geçmişin büyük güçler tarafından işletilen Afrika siyasetinden doğru dersler çıkarmayı gerektirir. Kıtanın kaynaklarını kendi kalkınmasının dışında tutan, mahallî ortaklarını bağımlı kılan ve kısa vadeli kazançları esas alan ilişkiler, zaman içerisinde siyasî itirazlar ve toplumsal tepkiler üretmiştir. Türkiye’nin takip edeceği yol, karşılıklı menfaatin ötesinde, birlikte üretmeye ve birbirinin kapasitesini artırmaya dayanmalıdır. Somali’nin yetişmiş insan gücü, güvenliği, üretimi ve kamu kurumları güçlendikçe Türkiye’nin bu ülkedeki ortaklığının da daha kıymetli hâle geleceği bir düzen kurulmalıdır. Esas olan, bir tarafın diğerine sunduğu imkânları tüketmesi yerine, her iki tarafın birbirini geliştirerek yeni imkânlar meydana getirmesidir.
Somali Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yılı 2060’ta idrak edilecektir. Bugün okula başlayan çocuklar, o tarihte ülkenin idaresinde, üretiminde ve ilim hayatında söz sahibi olacak nesli teşkil edecektir. Uzun vadeli iktisadî projeksiyonlar, o yıllarda Afrika’dan birden fazla ülkenin dünyanın en büyük yirmi ekonomisi arasında yer alabileceğine işaret etmektedir. Türkiye’nin Somali’de bugün yürüttüğü siyasetin asıl karşılığı da yetişmesine katkıda bulunduğu bu neslin kuracağı ülkede ve Afrika’nın değişen dünya düzeninde kazanacağı mevkide görülecektir. Lise yıllarımda kıtlık ve iç savaş haberleriyle tanıdığım Somali’nin, gelecek nesillerin hafızasında refahı, güvenliği ve kendi kaderine hâkim olma kudretiyle yer etmesi mümkündür. Bu geleceğin sahibi Somalililerdir. Türkiye’nin tarihî fırsatı ise Somali’nin kendi ayakları üzerinde yükselmesine katkıda bulunurken Afrika’nın gelişmesine ortak olmak ve bu gelişmeyle birlikte kendi küresel ağırlığını da artırmaktır. Zira büyük devlet olmanın ölçüsü, başka coğrafyalarda ne kadar yer tuttuğundan ziyade, kurduğu ilişkilerle ne kadar kalıcı kudret ve müşterek refah meydana getirebildiğinde aranmalıdır.