21 Eylül 2026 22:25

Sicilya’nın İslâm Asırları ve Avrupa’ya Kalan Mirası

Bir Nisbenin Ardınca

Sicilya’nın tarihi Akdeniz kıyılarında doğan medeniyetlerin bir adada nasıl karşılaştıklarını ve birbirlerini nasıl değiştirdiklerini anlatır. Avrupa ile Afrika arasında, Asya’ya uzanan deniz yolları üzerinde duran ada, ordular kadar dillerin, inançların, kültürlerin, medeniyetlerin ve hayat tarzlarının da kavşağı olmuştur. Benim bu tarihle temasım ise Kızılay’da kısa bir öğle arasına sığan tesadüfle başladı.

Yanlış hatırlamıyorsam, 2014 yılının Haziran ayıydı. Lise çağlarımdan beri öğle yemeğini mümkün mertebe atlamak gibi bir itiyadım vardı. O gün de öğle arasını Kızılay’da yürüyerek geçirmek istedim. Sakarya Caddesi çevresinde biraz dolaştıktan sonra Konur Sokak’taki Dost Kitabevi’ne girdim. Raflara göz gezdirirken Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan Adil Hükümdar adlı kitap dikkatimi çekti. Kitabı elime almamda adından ziyade müellifinin nisbesi tesirli oldu: Sicilyalı İbni Zafer.

Sicilya’ya dair malumatım Roma, Bizans ve Norman devirleriyle sınırlıydı. Adayı İtalya tarihinin uzakta kalmış bir parçası olarak biliyordum. XII. asırda yaşamış Müslüman bir âlimin “Sicilyalı” diye anılması, zihnimdeki dağınık bilgileri tek bir sualde topladı. Sicilya’da nasıl bir İslâm düzeni kurulmuştu ve bu düzen Avrupa tarihine hangi kanallardan karışmıştı?

Kitabın önsözü ile hazırlayanların izahatı merakımı daha da artırdı. İbni Zafer’in 1159’da kaleme aldığı Sülvânü’l-Mutâʿ fî ʿUdvâni’l-Etbâʿ (yaklaşık Türkçe karşılığı: Tebaanın Serkeşliği Karşısında Hükümdarın Dirayeti) ile Machiavelli’nin 1513’te kaleme aldığı ve 1532’de basılan Prens adlı eseri (Türkçede Hükümdar adıyla da yayımlanmıştır) arasında kurulan mukayese, önsözün en dikkat çekici bahislerinden biriydi.

Aradan geçen zaman, neşir hikâyesinin bazı safhalarını hafızamda birbirine yaklaştırmış olabilir. Eserin Avrupa’daki modern neşir tarihi, Sicilyalı şarkiyatçı Michele Amari’nin 1851’de yayımladığı İtalyanca tercümeyle başladı. Benim okuduğum çalışmayı ise Beyrut doğumlu Joseph A. Kechichian (Keçiciyan) ile Halep doğumlu R. Hrair Dekmejian (Dökmeciyan) hazırlamıştı.

Önsözdeki mukayese Machiavelli’nin Sülvânü’l-Mutâʿdan yararlanmış, hatta kimi fikirleri kaynağını zikretmeden almış olabileceği kanaatini uyandırıyordu. Açık bir intikal zinciri bulunmadığı için bu yakınlık kat‘î hükümden çok kuvvetli bir ihtimaldir. Arkaik altlığını orman toplumlarının toplayıcı karakterinden alan Avrupa medeniyeti başka havzalardan devşirdiği dini, hukuku, felsefeyi, ilmi ve tekniği yeniden tertip ederek kendi terkibini kurmuştur. İntihale karşı en keskin ahlâkî ve hukukî bilinci geliştiren Avrupa’nın bu terkibi kaynakların menşeini silerek yahut tali hâle getirerek meydana getirmesi tarihî bir ironidir ve bu bakımdan Avrupa bir “intihal medeniyeti” vasfı da taşır. İbni Zafer ile Machiavelli arasındaki yakınlık bu örtülü intikalin manidar misallerinden biridir.

“Bir solukta okumak” derler ya, Adil Hükümdar’ı öyle okumuştum. Kitabı bitirdikten sonra dönemin Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya ve Müsteşar Yusuf Tekin’e de birer nüsha aldım. Her ikisi esere büyük bir alâka gösterdi. Nabi Hoca Sicilyalı bir Müslüman müellifin asırlar önce bu mahiyette bir eser kaleme almış olmasına bilhassa hayret etmişti. Bu tatlı hatıranın bende bıraktığı asıl iz, daha geniş bir tarih suali oldu: Endülüs kadar zikredilmeyen Sicilya, Avrupa’nın teşekkülünde nasıl bir yer tutuyordu?

Bir Adanın Coğrafî Kaderi

Sicilya’nın haritadaki yeri adanın kaderini büyük ölçüde tebeyyün eder. İtalya yarımadasının ucu ile Tunus sahilleri arasında bulunan ada, Akdeniz’in doğu ve batı havzalarını birbirine bağlar. Doğuya giden yol Anadolu, Yunanistan, Mısır ve Levant’a; batıya uzanan hat Sardinya, İberya ve Mağrib’e açılır. Sicilya’ya hâkim olan kuvvet, hem verimli bir ziraat havzasını hem doğu-batı ticaretiyle kuzey-güney askerî hareketlerinin kesiştiği yolları elinde tutar.

Bu mevki adaya zenginlik kadar istilaya açıklık da getirdi. Fenikeliler batı sahillerinde ticaret merkezleri kurdu. Yunanlar doğu ve güney kıyılarında şehirler inşa etti. Kartaca ile Yunan şehirleri arasındaki mücadele Roma hâkimiyetiyle neticelendi. Sicilya, Roma’nın ilk denizaşırı eyaletlerinden ve tahıl ambarlarından biri oldu. Batı Roma’nın çözülmesinden sonra Vandallar ile Ostrogotlar adaya hâkim oldu ve VI. asırda Bizans idaresi kuruldu. Fakat bu tarih, birbirinin izini silen fetihlerin sıralanmasından ibaret tasvir edilmemelidir. Her yeni hâkim, kendisinden önce kurulmuş limanları, yolları, üretim usullerini ve mahallî kadroları devraldı. Sicilya’yı mühim kılan da bu devamlılıktır. Ada medeniyetlerin çarpıştığı bir hudut olduğu kadar birbirlerinin usullerini öğrendikleri bir havzaydı.

Fetih ve İçtimaî Dönüşüm

Bu coğrafî mevki Müslümanların Sicilya’ya yönelişini de açıklar. Kuzey Afrika’daki Ağlebîler 827’de adaya kuvvet çıkardı. Fetih uzun sürdü: Palermo 831’de, Siraküza 878’de, Taormina 902’de alındı. Son Bizans mevzilerindeki mukavemet 965’e kadar devam etti. Bu uzun takvim askerî fetih ile içtimaî dönüşümün farklı zamanlarda gerçekleştiğini gösterir. Kaleler ele geçirilirken dilin, mülkiyetin, üretimin ve şehir hayatının değişmesi nesillere yayıldı.

Sicilya sırasıyla Ağlebîlerin, Fâtımîlerin ve Kelbî emirlerinin idaresinde kaldı. Ağlebîler devrinde adanın büyük kısmı ele geçirildi ve ilk idarî teşkilat kuruldu. Fâtımîler adayı Kuzey Afrika merkezli geniş bir siyasî yapıya bağladı. Kelbîler zamanında mahallî idare kuvvet kazanırken Palermo büyüdü. Sicilya, İslâm Akdenizi’nin başlıca siyasî, iktisadî ve kültürel merkezlerinden biri hâline geldi. XI. asrın ortalarında merkezî otoritenin çözülmesiyle ada rakip emirlikler arasında parçalandı.

İslâmlaşma ile Arapçanın yayılması adanın her tarafında aynı süratle gerçekleşmedi. Palermo ve batı kesimlerinde Müslüman nüfus daha yoğun, Arapça daha yaygındı. Doğuda Yunanca konuşan Hristiyan cemaatler varlıklarını uzun süre korudu. Yahudiler ticaret, zanaat ve şehir hayatında mühim bir yer edindiler. Gayrimüslim cemaatler zimmet hukuku içinde dinî ve içtimaî varlıklarını sürdürürken cizye başta olmak üzere farklı malî mükellefiyetler taşıyordu. Bu hukukî farkı bugünün eşit vatandaşlık anlayışıyla ölçmek anakronizme yol açar. Buna karşılık çarşı, liman ve saray çevresi cemaatleri sürekli temas hâlinde tuttu; tüccarlar, hekimler, mütercimler ve zanaatkârlar Sicilya’nın bilgi ve tecrübe hazinesini genişletti.

Kökleri İskandinav Vikinglerine uzanan Normanlar, Normandiya’ya yerleştikten sonra Hristiyanlığı, Fransızcayı ve feodal nizamı benimseyerek yeni bir siyasî hüviyet kazanmışlardı. Sicilya’daki parçalanma Hauteville hanedanının Güney İtalya’dan adaya ilerleyişini kolaylaştırdı. Norman dünyasının bir başka kolu 1066’da Normandiya Dükü William’ın öncülüğünde İngiltere’yi fethetti. Böylece XI. asrın ikinci yarısında Avrupa’nın kuzeyi ile Orta Akdeniz’de birbirinden ayrı iki Norman hâkimiyeti doğdu.

Müslüman Sicilya’da Devlet ve Cemiyet

Bir fethin medeniyet tarihindeki ağırlığı, ele geçirilen toprağın nasıl idare edildiğiyle ölçülür. Müslüman Sicilya’nın kalıcı tesiri camilerde, kitabelerde ve Arapça yer adlarında görüldüğü kadar suyun kullanılmasında, toprağın işlenmesinde, ürünün pazara ulaştırılmasında ve verginin toplanmasında da belirgindir. Sulama kanalları, kuyular, sarnıçlar ve su dağıtım tertibatı bahçe ziraatını genişletti. Narenciye, şeker kamışı, pamuk, pirinç, dut, patlıcan, ıspanak ve fıstık gibi ürünlerin bir kısmı Müslümanlar devrinde adaya girdi; bir kısmının ekimi ise genişleyerek ticarî mahiyet kazandı. Bu ürünlerin tamamını adaya ilk defa Müslümanların getirdiği ileri sürülemez. Esas dönüşüm, suyun ürüne, ürünün pazara, pazarın da vergi düzenine bağlanmasıydı. Ziraî çeşitlilik şehirleşmeyi, ticareti ve devlet gelirlerini birlikte besledi.

Bu düzenin merkezi Palermo’ydu. Arap kaynaklarında Balarm adıyla anılan şehir, limanı, çarşıları, saray çevresi ve zanaatkâr mahalleleriyle Akdeniz’in büyük ticaret ve idare şehirlerinden biri hâline geldi. Kalsa semtinin adı Arapça el-Hâlisa’dan gelir. Marsala, Caltanissetta ve daha birçok yer adı bu devrin coğrafyadaki hatıralarıdır. Siyasî hâkimiyet sona erdikten sonra da Arapçanın bakiyesi semt ve şehir adlarında asırlarca yaşadı.

Palermo’da İlim Hayatı

İlim hayatı Akdeniz’in geniş dolaşımı içinde gelişti. Camilerdeki ders halkaları, mektepler, kütüphaneler, âlimlerin etrafında teşekkül eden hususi talebe çevreleri ve sarayla irtibatlı meclisler Sicilya’da canlı bir öğretim zemini meydana getirdi. X. asırda Palermo’yu ziyaret eden İbni Havkal’ın şehirde üç yüz kadar muallim bulunduğunu kaydetmesi, öğretim hayatının genişliğine işaret eder. Palermo’yu bugünkü kurumsal ölçülerle bir üniversite saymak ihtiyat ister; buna karşılık hoca, talebe, kitap ve kütüphane etrafında teşekkül eden ilmî muhit, yüksek öğretimin başlıca unsurlarını taşıyordu.

Fıkıh, hadis ve dil ilimlerinin yanında matematik, tıp, astronomi, botanik ve coğrafyada da dersler veriliyor, eserler yazılıyor ve bilgi aktarılıyordu. Sicilyalı âlimler Kayrevan, Kahire, Şam ve Hicaz’a giderken bu beldelerden gelen ilim erbabı da adaya uğruyordu. Fakih el-Mâzerî ile şair İbni Hamdîs bu hareketli ilim coğrafyasının farklı kollarındaki temsilcileriydi. İbni Zafer Sicilya nisbesini taşıyan ve hayatı Mısır, Sicilya ile Suriye arasında geçen XII. asır müellifidir. Dil ve edebiyatın yanı sıra siyaset düşüncesiyle de meşgul olmuş, Sülvânü’l-Mutâʿı hükümdara nasihat geleneği içinde kaleme almıştır. Eserin ilk tertibini adı bilinmeyen bir hükümdara, 1159’da Sicilya’da hazırladığı ikinci tertibini ise Sicilyalı Arap hamisi Ebü’l-Kasım İbni Hammûd İbnü’l-Hacer’e sunmuştur.

Norman Terkibi ve Avrupa’ya İntikal

Normanlar Sicilya’yı 1061 ile 1091 arasında ele geçirdi. Müslüman siyasî hâkimiyeti sona erdi. Müslüman nüfus, Arapça kayıt usulü, tarım teknikleri ve şehir hayatı varlığını sürdürdü. Sayıca az olan Normanlar, Müslüman, Rum Ortodoks, Latin Hristiyan ve Yahudi cemaatlerden oluşan geniş bir toplumu yönetmek zorundaydı. Mevcut kadroları bir hamlede tasfiye etmek, devletin gelirini ve mahallî bilgisini kaybetmek anlamına gelirdi. Yeni idare Müslüman maliyecilerden, Rum kâtiplerden, Yahudi tüccarlardan ve Latin din adamlarından yararlandı; belgeler Arapça, Yunanca ve Latince düzenlendi. II. Roger’ın 1130’da Sicilya Krallığı’nı kurmasıyla bu tecrübe merkezî bir devlet yapısına kavuştu. Arapça kraliyet divanı emirlik devrinden kalan kayıt hafızası ile çağdaş Fâtımî tatbikatını Norman ihtiyaçlarına göre bir araya getirdi. Norman kudreti farklı gelenekleri aynı hanedan nizamı içinde işletebilmesinden doğdu.

Bu idarenin en somut dayanağı toprağın gelirini ve vergi mükellefini kayda geçiren kâtiplerdi. Arapça divan kayıtları ile arazi defterlerinin Norman devrinde bir müddet daha kullanılması, kültürel hayranlıktan önce devlet zaruretinin neticesiydi. Müslüman Sicilya’nın maliye, arazi idaresi ve bürokraside kurduğu yapı Norman idaresi içinde böyle yaşadı. Malî kayıtlarla birlikte onları tutan kâtipler, mütercimler ve diğer saray görevlileri de yeni düzende yer aldı. Hükümdarın değişmesi, devletin kurumsal hafızasını kesintiye uğratmadı.

İdarî sürekliliğe ilmî intikal eşlik etti. Palermo sarayında Arapça, Yunanca ve Latince yan yana kullanıldı; hekimler, mütercimler, coğrafyacılar ve matematikçiler hükümdarların himayesinde çalışmayı sürdürdü. Yunan felsefesine ait bazı eserler, Batlamyus’un çalışmaları ve Arapça bilim külliyatının bir bölümü burada Latinceye aktarıldı. Salerno Tıp Mektebi’nden bir talebenin Batlamyus’un Almagest nüshasına ulaşmak üzere Sicilya’ya gelmesi, adanın Avrupa’dan gelen ilim talipleri için taşıdığı cazibenin somut örneklerinden biridir. Sicilya, Endülüs ile birlikte İslâm dünyasının ilmî birikiminin Latin Avrupa’ya ulaştığı başlıca güzergâhlardan biri oldu.

Bu ilmî hareketliliği Bologna ile daha sonra teşekkül eden Avrupa üniversitelerinin doğrudan kurumsal kaynağı saymak mevcut delilleri aşar. Buna karşılık Sicilya’da dolaşıma giren metinler Latin Avrupa’nın bilgi hazinesini genişletti. Bologna kendi şehir yapısı, hukuk mektepleri ve talebe birlikleri içinde doğdu. Hukuk, tıp, matematik ve felsefe için gerekli bazı eserler Endülüs ve Sicilya başta olmak üzere Akdeniz’in tercüme merkezlerinden taşındı. Sicilya’nın payı bir üniversite modeli ihraç etmekten çok, diller ve metinler arasında geçit açmasıydı.

Bologna geleneksel olarak 1088’e tarihlendirilir ve Avrupa’da kesintisiz faaliyet gösteren en eski üniversite kabul edilir. Bu paye bilginin ilk defa üretildiği yeri göstermekten çok, universitas adıyla teşkilatlanmış müessesenin hukukî hüviyetine ve devamlılığına dayanır. İtalyan tarih telakkisi Sicilya’nın İslâm asırlarını kendi geçmişinin aslî bir devresi saymış olsaydı, Avrupa yüksek öğretiminin hikâyesinde Palermo’ya da daha geniş yer açılırdı. Bologna kurumsal devamlılığın, Palermo ise ondan önce teşekkül etmiş ilmî muhitin adıdır.

Palermo’daki Palatin Şapeli bu siyasetin taşa ve ahşaba işlenmiş hâlidir. Latin ibadet usulü, Bizans mozaikleri ve İslâm sanat çevresine ait ahşap tavan aynı yapıda birleşir. Şerif el-İdrisî’nin II. Roger’ın himayesinde hazırladığı coğrafya kitabı, terkibin ilmî cephesini gösterir. El-İdrisî Arapça coğrafya mirasını, eski Yunan bilgisini ve seyyahlardan toplanan haberleri tek eserde işleyerek çalışmasını Sicilya Kralı II. Roger’e ithaf etmişti.

İngiltere ile Sicilya’daki Norman fetihleri ayrı hanedan teşebbüsleriydi fakat iki saray arasında insanlar ve idarî tecrübeler dolaşıyordu. Yorkshire kökenli Robert of Selby, II. Roger’ın şansölyeliğine yükseldi. Sicilya’nın malî idaresinde çalışan Thomas Brown daha sonra İngiltere’ye dönerek II. Henry’nin hizmetine girdi. John Makdisi’nin Mâlikî hukukuyla İngiliz common law geleneği arasında kurduğu benzerlikler dikkat çekicidir. Mevcut deliller bunları tarihî bir intikal zincirine bağlamaya yetmez. Kesin biçimde takip edilebilen serencam kurumların toptan naklinden çok, insanların ve idarî tecrübelerin dolaşımıdır.

Saray Sanatı ve Gündelik Hayat

II. Roger için 1133–1134 yıllarında Palermo’daki kraliyet atölyesinde hazırlanan taç giyme mantosu, bu kültürün Avrupa’ya ulaşan en somut yadigârlarından biridir. Kûfî kitabesi, ipek zemini ve altın işlemeleriyle Sicilya’daki saray sanatını temsil eden manto, daha sonra Kutsal Roma-Germen imparatorlarının taç giyme hazinesine girdi. Bizans dokuma bilgisiyle Müslüman ustaların desen ve nakış tecrübesinin birleşmesi, Sicilya’yı Avrupa’nın başlıca lüks dokuma havzalarından biri hâline getirdi. Bu zanaat mirasını bugünkü İtalyan modasının doğrudan menşei saymak güçtür. Buna karşılık kumaşta, renkte ve işçilikte bıraktığı iz uzun ömürlüdür.

Mutfak kültüründeki devamlılık daha genişti. Şeker, narenciye, badem, fıstık, pirinç, patlıcan, baharat ve şerbet adanın üretim ve tüketim hayatına yerleşti. Cassata, granita, badem ezmesi ve Batı Sicilya’daki kuskus geleneği zaman içinde yeni biçimler aldı. El-İdrisî’nin 1154’te Trabia çevresinde kuru hamurun ticarî ölçekte üretildiğini kaydetmesi, makarna tarihinin mühim şahitlerinden biridir. Sicilya mutfağının hususiyeti farklı devirlerden kalan malzemenin her çağda yeni bir terkiple işlenmesidir.

Mirasın Devamı ve Unutuluşu

Sicilya’daki çok dilli düzen zamanla daraldı. Latin Kilisesinin ve Batı’dan gelen toprak sahiplerinin ağırlığı arttı. İsyanlar, göçler ve zorunlu iskânlar birbirini izledi. XIII. asırda II. Friedrich Müslümanların büyük bir kısmını kıtadaki Lucera’ya nakletti. Müslüman cemaatin adadaki müşterek hayatı çözülürken üretim usulleri, yer adları, sanat zevki ve idarî hafıza varlığını korudu. Siyasî hâkimiyet ile medeniyet tesiri aynı tarihte sona ermedi.

Sicilya’nın Endülüs kadar hatırlanmamasında bu durumun payı vardır. Endülüs’te Müslüman siyasî varlığı daha uzun sürdü. Kurtuba Camii ile Elhamra geçmişi görünür kıldı. Sicilya’daki birçok İslâm eseri kayboldu yahut sonraki yapıların içinde eridi. Normanların meydana getirdiği parlak terkip, zamanla o terkibi hazırlayan Müslüman birikimin önüne geçti. Böylece tarih yazımı Norman başarısını görünür kıldı, onu hazırlayan Müslüman zemini geriye itti.

Benzer bir ihmal Akdeniz’in diğer adalarında da görülür. Malta ve Balear adalarındaki Arap-Berber hâkimiyeti ile Kıbrıs, Rodos ve Girit’teki Osmanlı-Türk tecrübesi farklı zamanlara ve siyasî yapılara aittir. Malta dilindeki Arapça zemin, Kıbrıs’taki vakıflar, Rodos ve Girit’teki Osmanlı şehir dokusu, tesirin her adada başka bir biçim aldığını gösterir. Bu adaları müşterek bir Akdeniz tarihi içinde mukayese edecek büyük bir terkibe ihtiyaç vardır. Araştırmaların Bizans, İslâm, Osmanlı, İtalyan ve İspanyol tarihleri gibi ayrı ihtisaslara dağılması, adaların medeniyetler arasındaki taşıyıcı rolünü gölgede bırakmıştır.

Avrupa tarih yazımı Orta Çağ sonundan Rönesans’a uzanan ilmî ve fikrî dönüşümleri çoğu zaman kıta şehirleri üzerinden anlatır. Böyle bir bakış şehirleri besleyen limanların, tercüme güzergâhlarının ve ada toplumlarının rolünü gölgede bırakır. Sicilya’yı bu dönüşümlerin tek kaynağı saymak tarihî nispeti bozar. Buna karşılık klasik metinlerin, Arapça ilim eserlerinin, haritaların ve seyir bilgisinin Latin Avrupa’ya taşınmasında adanın gördüğü aracılık vazifesi daha ayrıntılı incelenmeyi hak eder.

1492 sonrasında Atlantik’in açılması dünya ticaretinin ağırlık merkezini değiştirdi. Akdeniz hayatî mevkiini bir anda kaybetmedi. İspanyol monarşisine bağlı Sicilya’dan askerler, denizciler, din adamları, tüccarlar ve idareciler İspanyol İmparatorluğu’nun genişleyen coğrafyasına katıldı. Bu erken hareketlilik, XIX. asır sonundaki kitlesel muhaceret kadar görünür izler bırakmadı. Asıl kitlesel dalga XIX. asrın sonu ile XX. asrın başında yaşandı. Yüz binlerce Sicilyalı Amerika Birleşik Devletleri’ne, Arjantin’e ve Brezilya’ya göç ederek emekleriyle birlikte aile düzenlerini, dinî merasimlerini, mutfaklarını ve mahalle kültürlerini de taşıdı.

İslâm devrinin Sicilya’daki hatırası, yer adları ve gündelik hayat kadar bazı kelimelerin menşeine dair tartışmalarda da yaşamaktadır. “Mafya” kelimesini Arapçaya bağlayan görüşler ile Norman fethinden sonra zamanla teşekkül eden İtalyan toplumu içinde kimliğini ve dayanışma ağlarını korumaya çalışan Arap aileleri arasında irtibat kuran yorumlar vardır. Ancak bu benzerlik, Orta Çağ Müslüman cemaatlerinden XIX. asır mafya teşkilatına uzanan kesintisiz bir silsileyi ispatlamaz. Mafya modern biçimini feodal düzenin çözülmesi, kamu otoritesinin zayıflığı, özel koruma ihtiyacı ve narenciye ticaretinin sağladığı büyük gelirler içinde kazanmıştır.

Akdeniz’in Canlı Hafızası

Kızılay’da bir öğle arasında, Dost Kitabevi’nde İbni Zafer’in “Sicilyalı” nisbesine takıldığım gün başlayan tecessüs, beni o tek kelimenin peşinden Akdeniz’in gerdanlığındaki en büyük taş olan Sicilya’nın uzun hikâyesine götürdü. Çocukluğu Akdeniz kıyısındaki Antalya’da geçen ve adalara karşı öteden beri ayrı bir merak duyan biri olarak, zihnimin alt katmanlarında yer etmiş bu alâka, nisbenin işaret ettiği Sicilya’yı daha ilk anda yakalamış olmalıydı.

Bu yolculuğun merkezinde Sülvânü’l-Mutâʿ yer aldı. İbni Zafer, İslâm siyaset düşüncesinin bu müstesna eserini Norman Kralı I. Guglielmo’nun hüküm sürdüğü Sicilya’da 554/1159 yılında tamamladı ve dostu Emîr Ebû Abdullah Muhammed b. Ebü’l-Kāsım el-Kureşî’ye ithaf etti. Bu ithaf, Norman siyasî hâkimiyeti altında Müslüman ilim ve himaye çevrelerinin varlığını koruduğunu göstermektedir. Hristiyan bir hanedanın idaresindeki adada Arapça yazan Müslüman bir müellifin iktidar, itaat, isyan ve devletin bekası üzerine böylesine güçlü bir eser kaleme alabilmesi, Sicilya’daki medeniyet devamlılığının en açık delillerinden biridir.

Vardığım nihai kanaat şudur: Müslümanların Sicilya’daki hâkimiyeti yalnız siyasî bir devir açmadı; toprağın işlenişini, şehirlerin teşkilâtını, maliyeyi, ilmi ve gündelik hayatı dönüştüren kalıcı bir medeniyet tecrübesi meydana getirdi. Normanlar bu birikimi hazır buldu. Kendi ihtiyaçlarına cevap veren unsurlarını seçti, siyasî ve idarî düzenleri içinde yeniden biçimlendirdi ve Latin Avrupa’nın dolaşımına açtı. Bu intikal, olduğu gibi muhafaza edilen bir mirastan ziyade seçme, uyarlama ve yeniden adlandırma süreciydi. Sonraki nesiller bu birikimin bir kısmını unuttu, bir kısmını da başka adlar altında yaşattı.

Sicilya’nın ehemmiyeti, birden fazla medeniyetin izini aynı bünyede taşımasında olsa gerektir. Ada, medeniyetlerin birbirine temas ederken karşısındakini değiştirdiğini, aynı temas içinde kendilerinin de değiştiğini gösteren canlı bir hafızadır. Avrupa ile İslâm dünyasını birbirinden kopuk iki ayrı tarih sayan kanaat, Sicilya kıyılarında hükmünü kaybeder. Burada tarih bazen savaşla, bazen ticaretle, bazen tercümeyle, bazen de yeni hâkimin kendisinden önce kurulmuş düzeni yaşatma mecburiyetiyle ilerlemiştir. Bu sebeple Sicilya, Akdeniz’in ortasında duran bir adadan çok daha fazlasıdır. Avrupa ile İslâm dünyasının birbirinin tarihine nasıl dâhil olduğunu gösteren müşterek bir hafıza mekânıdır.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.