7 Ekim 2025 13:21

Libya, coğrafi konumu ve tarihsel manasıyla Türkiye’nin dış politika ufkunda yalnızca stratejik bir zorunluluk değil, aynı zamanda jeopolitik bir sorumluluk alanıdır. Kuzey Afrika’nın ortasında yer alan ve Akdeniz’e geniş bir kıyı hattıyla açılan bu ülke, Türkiye’ye denizden komşu olmasının ötesinde, bölgesel jeostratejik denklemin merkezinde konumlanmaktadır. Libya, Türkiye’nin hem tarihsel bağları hem de güncel çıkarları bakımından ihmal edilmesi mümkün olmayan bir öneme sahiptir.
Ankara açısından Libya meselesi, bir tercih ya da diplomatik seçenek değil; devlet aklının serinkanlı biçimde tanımladığı bir zorunluluktur. Çünkü Libya’nın istikrarı, uluslararası ilişkilere dair tüm yönelimi ve iç dengeleri, doğrudan doğruya Türkiye’nin Akdeniz’deki stratejik konumunu, giderek daha önemli hâle gelen deniz yetki alanlarını ve ulusal çıkarlarını belirleyen başlıca değişkenlerden biridir. Türkiye, bu gerçeği tarihî hafızasından devraldığı bir süreklilik olarak okumakta, geçmişin jeopolitik mirasını bugünün rasyonel aklıyla yeniden tanımlamaktadır. Bu nedenle Libya meselesi, güncel bir dış politika başlığı olmanın çok ötesinde, Türk devlet aklının tarihsel sürekliliğini teyit eden stratejik bir sorunsaldır.
Coğrafi ve siyasi haritaya bakıldığında Libya, Afrika’nın kuzeyinde uzak bir toprak parçası gibi görünebilir. Ancak Libya hakikatte Türkiye’nin denizden komşusudur. Datça Burnu’ndan Libya’nın Tobruk kıyılarına olan kuş uçuşu mesafe yalnızca 600 kilometredir. Kaş’tan Libya’nın doğu limanlarına uzanan hat, Türkiye içindeki pek çok doğu–batı kara yolculuğundan daha kısadır. İstanbul–Diyarbakır arasındaki kara hattı 1300 kilometre, Ankara–Van arası ise 1200 kilometre civarındayken; Libya, Akdeniz’in karşı kıyısında neredeyse göz mesafesindedir. Bu basit coğrafi gerçek, Türkiye açısından Libya’nın uzak değil, bilakis yakın; tali değil, asli; ihtiyari değil, zaruri bir mesele olduğunu açık biçimde göstermektedir. Dolayısıyla Libya, Türkiye için bir coğrafi uzaklık değil; tarihsel bir yakınlık, stratejik bir zorunluluk ve kaderî bir hattır. Bu hat yalnızca deniz üzerinde değil, yüzyıllar boyunca süregelen kültürel, toplumsal ve siyasal temaslarla da güçlenmiştir. Günümüzde özellikle Misrata başta olmak üzere Libya genelinde, Osmanlı döneminde Kafkasya’dan iskân edilen Çerkes toplulukları, Balkan kökenli Arnavut nüfus ve Ankara ile Konya civarından bölgeye yerleştirilen Koloğlu Aşireti gibi Osmanlı bakiyesi unsurlar yaşamaktadır. Bu topluluklar, Türkiye ile Libya arasındaki ilişkinin yalnızca diplomatik bir bağ değil, tarihsel bir hafızanın sürekliliği olduğunu somut biçimde göstermektedir.
Bu noktada kısaca belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin Libya politikasında özel bir yer tutan Misrata, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son güçlü dayanaklarından biri olarak tarih boyunca Türkiye ile bağını hiç koparmamıştır. Osmanlı idaresi döneminde bölgeye yerleştirilen Koloğlu Aşireti ile Kafkasya’dan iskân edilen Çerkes toplulukları, yalnızca demografik yapının değil, aynı zamanda idari ve askerî düzenin de temel taşıyıcı unsurları hâline gelmiştir. Bu aileler, yerel Arap topluluklarıyla kaynaşmalarına rağmen Osmanlı sonrası dönemde dahi Türk kimliğinin kültürel hafızasını yaşatmayı sürdürmüşlerdir.
2011 devrimi sonrasında Misrata’nın öne çıkan askerî yapılarından biri olan Misrata Tugayları, bu tarihsel olgu üzerinden şekillenmiş, şehirdeki Koloğlu soyundan gelen ailelerin nüfuzu ile toplumsal meşruiyet kazanmıştır. Bu durum, Osmanlı bakiyesinin Libya iç siyasetindeki dolaylı sürekliliğini göstermektedir. Bugün Misrata hem ticari dinamizmi hem de Türkiye’ye olan tarihsel sempatisiyle, Trablus merkezli ulusal yapının en güvenilir ortaklarından biridir.
Türkiye- Libya Arasındaki Tarihî Derinlik ve Jeopolitik Arka Plan:
Libya’nın Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlamın kökleri tarihsel derinliklere uzanır. Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyılda topraklarına kattığı Trablusgarp (bugünkü Libya), dört asrı aşkın süre boyunca Osmanlı yönetiminde kalmıştır. 1911’de İtalya’nın istilasına uğradığında, Libya halkının Osmanlı’ya bağlılık göstermesi ve bölgeye gönderilen Osmanlı subaylarının yerel direnişi örgütleyerek İtalyan ilerleyişini durdurması iki toplum arasındaki yakınlığın göstergesiydi. Her ne kadar Osmanlı Devleti Trablusgarp’ı Uşi Antlaşması ile İtalya’ya bırakmak zorunda kalmışsa da (1912), bölgede Osmanlı nüfuzu I. Dünya Savaşı yıllarında dahi kısmen devam etti. Osmanlı birlikleri, yerel aşiretlerle iş birliği yaparak Mondros Mütarekesi’ne dek Trablus ve Bingazi gibi bölgelerde denetimi kısmen ellerinde tutabildiler. Bu bağlamda Libya, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son toprağı olarak Türk stratejik kültüründe ayrıcalıklı bir yer edindi. Osmanlı sonrası dönemde de bu coğrafyayla olan bağlar kopmadı; Libya 1951’de bağımsızlığını kazandıktan sonra Türkiye ile ilişkiler tarihî yakınlık temelinde gelişmeye devam etti. Örneğin 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında uluslararası ambargolarla karşılaşan Türkiye’ye dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi’nin verdiği ekonomik ve siyasi destek, bu yakınlığın sembollerinden biri olarak hatırlanmaktadır. Tüm bu tarihsel birikim, Libya’yı duygusal retorikten öte, kurumsal hafızanın ve refleksin bir parçası haline getirdi.
Tarihsel mirasın ötesinde, Libya’nın coğrafi konumu da Türkiye açısından kilit bir faktördür. Afrika’nın kuzeyinde stratejik öneme sahip bu ülke, Türkiye ile deniz komşuluğu konumundadır. Doğu Akdeniz’den Orta Akdeniz’e geçiş noktasında yer alan Libya, aynı zamanda Avrupa’ya giden göç yollarının kavşağında ve Afrika’nın enerji kaynaklarının Akdeniz’e açılan kapısındadır. Bu gerçekler, Ankara’da jeopolitik bilinci diri tutan unsurlardır. Libya’da meydana gelecek güç değişimleri veya istikrarsızlık dalgaları, yalnız bölgesel denklemde değil, Türkiye’nin Akdeniz’deki güvenliği ve çıkarlarında da doğrudan hissedilmektedir. Son yıllarda Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler ve Libya’daki iç savaş, Türkiye’nin Akdeniz’de stratejik adımlar atmasını gerekli kılmıştır. Türkiye’nin güvenlik bürokrasisi tüm Afrika’da olduğu gibi Libya’da da diplomatik hamleleri ile hem Libya’nın hem de Türkiye’nin lehine eşsiz başarılara sessiz sedasız imza atmıştır. Türkiye’nin kurumsal refleksleri, bu coğrafyada yaşananları tarihsel bir devamlılığın parçası ve ulusal çıkarlarına dönük bir meydan okuma olarak algılar. Bu nedenle Libya, Türkiye’nin yalnız yakın çevre politikalarında değil, küresel güç dengeleriyle kesişen konumuyla da öncelikli bir dosya haline gelmiştir.
Libya’daki İç Savaş ve Türkiye’nin Hamleleri:
2011’de Arap Baharı’nın Libya’ya sıçramasıyla başlayan halk ayaklanması ve takiben NATO müdahalesi, Kaddafi rejimini hızla sona erdirdi. Ancak bu değişim Libya’ya barış getirmedi; ülke kısa sürede doğu ve batı şeklinde iki ayrı idari merkeze bölündü. 2011 sonrasında tesis edilen geçici yapılar ülkeyi birleştirmekte yetersiz kaldı. 2014’te General Halife Hafter, ülkenin doğusundaki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nin desteğiyle Trablus’taki meşru yönetime karşı askeri bir harekât başlattı. Libya böylece çift başlı bir yönetime ve dış aktörlerin nüfuz mücadelesine sahne oldu.
Doğu’daki Hafter güçleri Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Fransa ve Rusya gibi aktörlerden destek alırken; Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), Türkiye ve bazı ülkeler nezdinde uluslararası tanınırlığa sahip meşru hükümet olarak kabul edildi. Fiilen bir vekâlet savaşına dönüşen kriz, Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyordu. Zira Libya’da güç dengelerinin Türkiye’ye hasım bir eksen lehine değişmesi, Ankara’nın çıkarlarına aykırı sonuçlar doğuracaktı. Türkiye başlangıçta 2011’deki müdahaleye mesafeli durmuş, Kaddafi sonrası dönemde ekonomik çıkarlarını korumaya öncelik vererek temkinli bir politika izlemişti. Ne var ki 2014 sonrasında Hafter’in saldırıları ve Libya’nın enerji kaynakları üzerindeki rekabetin kızışması, Ankara’yı daha proaktif ve sert güç unsurları içeren bir stratejiye yöneltti.
2019 yılı, Türkiye’nin Libya politikasında kritik bir dönüm noktası oldu. Ankara, rasyonel bir stratejik hesapla Libya’da doğrudan müdahaleye zemin hazırlayan iki önemli anlaşmaya imza attı: Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası ve eş zamanlı Güvenlik ve Askerî İş birliği Anlaşması. Birinci mutabakat, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Libya arasında deniz yetki alanlarını belirleyerek iki ülkenin münhasır ekonomik bölgelerini komşu hale getirdi; ikinci anlaşma ise Trablus hükümetine askeri destek verilmesinin yolunu açtı. Her iki anlaşma da 2019 sonunda yürürlüğe girdi ve kısa süre sonra sahadaki dengeler değişmeye başladı. UMH’nin resmî talebi üzerine 2 Ocak 2020’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Libya’ya asker gönderme tezkeresini onayladı. Bunu takiben Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı unsurlar ve İHA/SİHA kapasitesi, askeri danışmanlar ve sahadaki müttefik destek unsurları Trablus hattına yönelen saldırıları durdurdu. 2020 baharında başkent üzerindeki kuşatma kırıldı, Hafter’in birlikleri batıdan geri püskürtüldü ve Libya’nın siyasi-askerî dengesi yeniden şekillendi. Bu müdahale, bazı bölgesel aktörlerce eleştirilse de Ankara açısından Akdeniz’deki nefes hattının korunması bakımından zorunlu bir güvenlik adımıydı.
Doğu Akdeniz Hamlesi ve Jeopolitik Bilinç:
Türkiye’nin Libya’ya bu ölçekte angaje olmasında en belirleyici unsurlardan biri Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarıdır. Son yıllarda bölgede keşfedilen doğal gaz rezervleri ve bunların etrafında oluşan bloklaşmalar, Ankara’nın dışlanma riski gördüğü bir tablo yarattı. Bölgedeki bazı ülkelerin kurduğu platformlar ve imzaladığı anlaşmalar, Türkiye’nin deniz yetki alanı iddialarını dışarıda bırakma eğilimi taşıyordu. Libya ile imzalanan deniz yetki alanı anlaşması, bu jeopolitik kuşatmayı yarma hamlesi oldu. Türkiye, “Mavi Vatan” doktrini çerçevesinde kendi kıyı projeksiyonunu savunma kararlılığıyla hareket ederek Libya’nın meşru hükümetiyle deniz sınırlarını birleştirdi ve Doğu Akdeniz’de Antalya açıklarından Libya kıyılarına uzanan bir hat üzerinde egemenlik iddiasını somutlaştırdı. Bu mutabakat, Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de yeni bir manevra alanı kazandırdı; ekonomik kazanç hedefinin ötesinde stratejik bir hamle niteliği taşıdı. Türkiye, bu adımla bölgede kendisini dışlayan deniz yetki iddialarına meydan okudu; haritalar üzerindeki izolasyonunu fiilen kırdı. Buradaki jeopolitik bilinç, duygusal bağlılıklardan değil, reel-politik saiklerden beslenmektedir: Kıyı şeridindeki hakları korumak ve enerji rekabetinde geri düşmemek. Aynı yaklaşım, Suriye’den Libya’ya uzanan hatta da gözlendi: Ankara, Akdeniz’de konumunu sağlamlaştırmak için benzer rasyonel hamleleri birbirini tamamlayacak şekilde kurguladı. Sonuç itibarıyla Libya ile deniz mutabakatı imzalamak, Türkiye için bir tercih değil mecburiyetin sonucuydu; aksi halde Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı ve deniz yetki alanları haritasında dışlanan taraf olarak kalma riski büyüyecekti.
Libya hamlesinin bir diğer boyutu bölgesel güç rekabeti ve güvenlik dengesiyle ilgilidir. Türkiye’nin müdahalesi, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki rakip aktörlerin planlarını doğrudan etkiledi. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, Libya’da kendileriyle ittifak kurabilecek, Türkiye karşıtı bir yönetim hedefliyordu. Hafter’in yükselişi bu aktörler tarafından desteklenirken, Rusya da Wagner unsurları üzerinden doğuda nüfuz elde etmeye yönelmişti. Hafter’in Trablus’u ele geçirmesi halinde Libya yalnız Ankara’nın bölgesel ve hatta global rakiplerine teslim edilmekle kalmayacak, aynı zamanda NATO’nun güney kanadında Rusya’nın kalıcı bir askeri pozisyon edinmesine de zemin hazırlanacaktı. Bu senaryo Türkiye açısından çok boyutlu riskler barındırıyordu: Doğu Akdeniz’deki deniz anlaşmasının hükümsüzleşmesi, Türk şirketlerinin çıkarlarının zedelenmesi ve Akdeniz’in güneyinde Türkiye’ye hasmane bakabilecek bir rejimin yerleşmesi. Ankara’nın kurumsal refleksleri bu ihtimali kabul edilebilir bulmadı. Libya’da ortaya çıkan boşluk ve tehdide karşı güç projeksiyonu, esasında Türkiye’nin çevresindeki istikrarsızlıkları kendi inisiyatifiyle dengeleme stratejisinin parçasıdır. Suriye örneğinde olduğu gibi Libya’daki kaos da “ön alan savunması” yaklaşımıyla ele alındı: Tehditler sınırda karşılanmazsa, bir süre sonra kapıya dayanır. Bu çerçevede Libya’da askerî varlık göstermek, Türkiye’nin güvenlik mimarisini Akdeniz’in ötesinde kurması anlamına geldi. Ankara böylece hem güney kuşakta söz sahibi oldu hem de Rusya ile denge siyaseti yürütebileceği bir koz kazandı. Sirte–Cufra hattına yönelen Rus yerleşme çabalarına karşı Trablus–Misrata ekseninde bir karşı denge tesis edildi; bu durum, Türkiye ile Rusya arasında sınırlı iş birliği ama esasen karşılıklı sınırlama içeren bir denge hâli oluşturdu. Ama bu stratejinin kırılgan yönleri de vardır: Rusya ile kurulan denge bozulursa veya Libya’daki yerel aktörlerle uzlaşı zemini kaybolursa, elde edilen kazanımlar riske girebilir. Ankara bu riskleri görerek hareket etmekle birlikte, mevcut aşamada Libya’da bulunmanın getirdiği avantajların, uzak durmanın yaratacağı boşluktan ağır bastığı kanaatindedir. Bu da Libya politikasının bir tercih değil, zorunluluk niteliğini teyit eder.
Ekonomik Çıkarlar ve Kalıcı Nüfuz Alanı:
Libya’nın stratejik önemini pekiştiren bir diğer boyut ekonomik imkânlar ve çıkarlarla ilgilidir. Petrol zengini Libya, Afrika’nın en büyük kanıtlanmış rezervlerinden birine sahiptir. Enerji kaynakları ve ekonomik potansiyeli, hâkim aktöre hem büyük bir gelir kaynağı hem de uluslararası pazarlık gücü sağlar. Enerjide dışa bağımlı Türkiye, Libya’nın zenginliklerini bir tehditten ziyade fırsata dönüştürmeyi hedeflemiştir. Buradaki hedef iki yönlüdür: Birincisi, Libya enerji rezervlerine erişim veya bu rezervlerin Avrupa’ya taşınmasında rol alma imkânı; ikincisi ise Libya’nın yeniden imarı ve ekonomik kalkınmasında aktif rol oynayarak bu piyasadan pay almaktır.
2011 öncesinde Kaddafi yönetimiyle yakın ticari ilişkiler kuran Türkiye, Libya’da büyük projeler üstlenmişti. Türk müteahhitlik firmaları, 1970’lerden itibaren ülkede on milyarlarca doları bulan altyapı ve üstyapı projeleri gerçekleştirdi. İç savaş patlak verdiğinde tamamlanamayan projelerin toplam büyüklüğü ve tahsil edilemeyen alacaklar, Ankara açısından ciddi bir ekonomik risk yarattı. 2020’den itibaren Trablus merkezli otoritelerle yürütülen temaslarda yarım kalmış işler ve alacaklar için çerçeve oluşturulması, tazmin ve uyarlama düzenlemeleri gibi başlıklar masaya taşındı. Savaş nedeniyle durmuş Türk müteahhitlik işleri için milyarlarca dolarlık bir hacmin yeniden harekete geçirilmesi hem iş dünyası hem de ekonomi yönetimi açısından güçlü bir motivasyon oldu. Askerî ve diplomatik destek sayesinde sahada güvenlik dengesi sağlanırken, Türk şirketlerinin yeniden ihalelere girebilmesi ve hakkediş sorunlarının çözülmesi için zemin oluştu. Hafter’in Türkiye’nin dahil olmadığı bir senaryo ile başarılı olması halinde muhtemelen Türk şirketleri yerine başka ülke firmaları devreye girecek ve Türkiye, hem geçmiş alacaklarını tahsil etmekte zorlanacak hem de gelecekteki projelerden dışlanacaktı. Dolayısıyla Türkiye’nin Libya’daki varlığı aynı zamanda bu önemli pazarda rekabet üstünlüğünü koruma çabası anlamı da taşımaktadır.
Libya’nın yeniden imarı, savaş yorgunu ülkenin ayağa kalkması için yüz milyarlarca dolarlık yatırım gerektirir. Altyapı, konut, enerji, sağlık ve eğitim gibi alanlarda ihtiyaç duyulan projeler için uluslararası ortaklıklar aranmaktadır. Türkiye, geçmiş tecrübesi ve coğrafi yakınlığıyla bu sürecin doğal ortaklarından biridir. Çatışmaların göreli olarak azaldığı dönemlerde Türk şirketleri yeni sözleşmeler imzaladı; iki ülke arasında imzalanan ticari mutabakatlar yarım kalan işlerin tamamlanması ve yeni yatırımların teşviki amacını taşıdı. Savaş koşullarına rağmen iki ülke arasındaki ticaret hacminin korunabilmesi, Libya pazarının Türkiye için önemini gösterir.
Enerji iş birliği, ekonomik çıkarların stratejik parçasıdır. Libya’nın petrolünün yanı sıra doğal gaz potansiyeli de dikkate alınmaktadır. Türkiye bir yandan Libya petrolünün küresel piyasalara ulaşmasında rol almayı (rafineri, dağıtım, ticaret) değerlendirirken, öte yandan Doğu Akdeniz’de Libya ile ortak arama faaliyetlerinin zeminini güçlendirmektedir. 2019 mutabakatı, iki ülkenin deniz yetki alanlarını birleştirerek, Türk şirketlerinin Libya açıklarında arama ruhsatı talep edebilmesinin yolunu açtı. Takip eden yıllarda hidrokarbon arama ve enerji iş birliğini derinleştirmeye dönük irade ortaya kondu. Libya’daki çift başlı yapı sebebiyle bu tür anlaşmalar iç siyasette tartışmalara konu olsa da kalıcı istikrar sağlandığında bu ortaklıkların hayata geçmesi Türkiye’nin enerji arz güvenliği ve potansiyel Avrupa koridorlarındaki rolü açısından önemlidir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnız tüketici/transit değil, yatırımcı/üretici ortak konumuna da taşımayı hedeflemektedir.
Kalıcı Etki ve Uzun Vadeli Strateji:
Askerî ve ekonomik unsurlar bir araya getirildiğinde Türkiye’nin Libya’da çok boyutlu ve uzun vadeli bir strateji izlediği görülür. Bu stratejinin temelinde duygusal sloganlardan ziyade, rasyonel akılla belirlenmiş millî çıkarlar vardır. Ankara, Libya’da kazandığı nüfuzu kalıcı kılmak için diplomatik sahada da aktiftir. 2020’de ateşkes sürecinin başlamasıyla Türkiye, Libya içi diyalogu desteklerken, kendi çıkarlarını koruyacak kırmızı çizgileri açık biçimde ortaya koydu. Yeni kurulacak hükümetlerin 2019’da imzalanan anlaşmalara sadakat göstermesi, diplomatik temasların doğal beklentisi haline geldi. 2021’de BM arabuluculuğunda kurulan geçici hükümet döneminde Ankara, Trablus’taki muhataplarıyla ilişkilerini sürdürüp askeri varlığını meşru anlaşmalar çerçevesinde devam ettirdi. Hâlihazırda Türk askeri danışmanları ve eğitmenleri sahada; Libya ordusunun yeniden yapılandırılması ve profesyonelleşmesi sürecinde Türkiye rol üstlenmiş durumda. Trablus ve Misrata’daki tesislerde Türk varlığı biliniyor; deniz ve hava unsurlarına ilişkin düzenlemeler farklı evrelerde müzakere edildi. Bu fiili durum, Türkiye’nin Orta Akdeniz’de de caydırıcı varlık gösterebildiğini ve savunma hatlarını gerektiğinde Libya’da tutabildiğini gösteriyor. Güncel söylemde bu yaklaşım, “ortak tarih ve kültür”den çok “karşılıklı çıkar ve güvenlik” kavramlarıyla ifade edilmekte; “devlet aklı” yerine kurumsal ve rasyonel bir perspektif öne çıkarılmaktadır. Nitekim dışişlerinden savunma ve özellikle istihbarat kurumlarına, ekonomi birimlerinden özel sektöre uzanan geniş bir çerçevede Libya’nın Türkiye’nin ulusal çıkarları için kritik olduğu yönünde ortak bir farkındalık oluşmuştur. 2023 yazında doğu-batı bölünmüşlüğünü aşmak ve kazanımları pekiştirmek amacıyla üst düzey temasların Bingazi’ye uzanması; doğudaki aktörlerle köprüler kurulması bu vizyonun parçasıdır. Ankara, Trablus’taki müttefikleriyle çalışırken, Bingazi–Tobruk eksenindeki güç odaklarıyla da kanallar açarak, olası bir ulusal uzlaşı hükümetinde ya da yeni siyasi denklemde dışlanmamak üzere şimdiden konum almaktadır. Hedef; hangi fraksiyon iktidara gelirse gelsin Türkiye’nin Libya’daki kazanımlarının korunması ve ortaklıkların sürdürülmesidir.
Bütün bu stratejik, ekonomik ve tarihî saiklerin neticesinde Libya, Türkiye için bir seçenek değil, bir zorunluluktur. Ankara’nın Libya’daki varlığı, duygusal veya ideolojik maceralardan değil, soğukkanlı bir çıkar muhasebesinden doğmaktadır. Bu rasyonel okuma, Libya’yı Türkiye’nin jeopolitik satranç tahtasında vazgeçilmez bir kare haline getirmiştir. Tarihsel tecrübe edilgen kalmanın bedelini hatırlatır; coğrafya iki ülkeyi Akdeniz’in yazgısında birbirine komşu kılar. Güvenlik riskleri tehdidin kaynağında karşılanmasını, ekonomik fırsatlar ise kurumsal reflekslerle risk alınmasını teşvik eder. Bugün gelinen noktada, imzalanan anlaşmalar ve kurulan çok boyutlu ilişkiler iki ülkenin kaderini birbirine bağlamıştır. Ankara, Libya’da istikrar ve iş birliği olmaksızın Doğu Akdeniz’de kendi vizyonunu gerçekleştiremeyeceğinin bilincindedir. Bu bilinç, jeopolitik bir zorunluluğun ifadesidir. Sonuç itibarıyla Libya’nın Türkiye için stratejik anlamı, yalnız bugünün konjonktürel bir değerlendirmesi değil; tarihsel ve coğrafi gerçeklerin, çıkar hesaplarının ve bölgesel güç dengelerinin bileşkesidir. Türkiye, jeopolitik bilincinin gereği olarak Libya’da var olmayı sürdürecek; bu stratejik ortaklığı ulusal menfaatlerinin ayrılmaz parçası konumunda tutacaktır. Bu duruş, ulusal güvenlikten enerji politikalarına, Akdeniz’deki hak ve menfaatlerden küresel güç rekabetine uzanan geniş bir yelpazede rasyonel ve analitik bir dış politika okumasının sonucudur. Libya, Türkiye’nin bölgesel ve küresel vizyonunda bir satranç taşı değil, oyunun kendisi haline gelmiştir; bu oyun Türkiye için kazanmaktan öte, oyunda kalabilmenin şartıdır.
Sonuç: Stratejik Olgunluk ve Yeni Evre
Türkiye, bu sadette izlediği pragmatik dış politikası ve rasyonel güvenlik perspektifiyle Libya meselesini rasyonalize etme başarısı göstermiştir. Uzun yıllara dayanan tarihsel, siyasal ve stratejik bağlarını sahada etkin bir denge politikasıyla buluşturmuş; son on beş yıldaki istikrarlı çabasıyla makul ve dominant unsurların öncülüğünü üstlenebilmiştir. Ankara, sahadaki karmaşık güç dağılımı içinde İtalya, ABD, İngiltere, Rusya, Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve hatta Çin gibi aktörlerin ötesinde bir vizyon sergileyerek, Libya’daki tarafların aynı masa etrafında buluşabileceği bir diplomatik iklim inşa etmiştir. Böylece savaşın seyrini barışa, rekabetin mantığını iş birliğine yönlendiren bir devlet aklı başarısı ortaya koymuştur.
Bu sürecin görünmeyen yüzünde, Türk dış politikasının sahadaki refleks gücünü oluşturan istihbarat kabiliyetinin ofansif tarzı yer almaktadır. Türkiye, Libya dosyasında istihbaratın yalnızca güvenlik temini için değil, diplomatik dengeyi kurmak ve siyasi çözümü kolaylaştırmak için kullanılabileceğini göstermiştir. Millî İstihbarat Teşkilatı’nın sahadaki derinliği ve çevikliği, Türkiye’nin Libya politikasına operasyonel derinlik kazandırmış; devletin diplomasi, askeri denge ve bilgi akışını aynı stratejik zemin üzerinde birleştirmesini mümkün kılmıştır.
Bugün gelinen aşama, Libya sahasında yeni bir evreye işaret etmektedir. Türkiye artık güvenlik üreten bir aktör olmanın ötesine geçerek; ekonomik, sivil ve kurumsal derinliğini bu alana taşıma safhasına girmiştir. Libya’nın yeniden inşasında Türk özel sektörü, finans kuruluşları, lojistik ve enerji şirketleri ile sivil toplum örgütlerinin daha etkin rol alması; Türkiye’nin hem ekonomik hem de diplomatik nüfuzunu kalıcı hâle getirecektir. Zira kalıcı etki, askerî mevcudiyetten ziyade üretim, yatırım ve istihdamla sağlanabilir.
Bu noktada dikkat çekici olan, Türkiye’nin Libya politikasına yönelik entelektüel ve akademik ilgideki belirgin yetersizliktir. Türkiye’de Libya farkındalığı, yüz yıl önceki İttihat ve Terakki kuşağının zihinsel dinamizmiyle kıyaslandığında ne bilgi üretiminde ne de stratejik kaygı düzeyinde aynı derinliği yansıtmaktadır. O dönemki aydın zihinler için Trablusgarp, imparatorluk bilincinin sınav sahasıydı; bugün ise çoğu entelektüel için ve hatta iç siyaset unsurları olan çoğu muhalefet unsurları nezdinde hâlâ “ne işimiz var Afrika’nın çöllerinde” sığlığında uzak, eksik ve bulanık bir coğrafyadır.
Libya, Türk akademi çevreleri için hâlâ yeterince okunmamış, haritası zihinde tamamlanmamış bir laboratuvar niteliğindedir. Oysa bu ülke ve coğrafya, Osmanlı sonrası Arap dünyasının dönüşümünü, kabile yapılarının modern devletle imtihanını ve Akdeniz’in yeni jeoekonomik mimarisini anlamak için eşsiz bir sahadır. Bu sahayı anlamadan ne Afrika’nın kuzeyindeki güç dengeleri okunabilir ne de bir zamanlar iç gölümüz olan ve bir ada mesafesinde bulunduğumuz Akdeniz’in doğusundaki enerji denklemleri çözülebilir.
Türkiye’nin Libya’daki kazanımlarını kalıcı kılacak olan yalnız diplomatik çaba değil, bu coğrafyayı tarihsel derinliğiyle, sosyolojik dokusuyla ve ekonomik mantığıyla kavrayabilen entelektüel üretimdir. Zira entelektüel zemin olmadan devlet aklı, bir süre sonra eylem refleksiyle sınırlanır, fikrî derinliği olmayan bir strateji de kalıcılığını yitirir. Bu bağlamda artık Libya sahasında yeni bir sayfa açılmaktadır. Güvenliğin yanına ekonomi, kültür, eğitim ve düşünce boyutu eklenmelidir. Türkiye, Libya’da yalnızca barışın mimarı değil; yeniden yapılanmanın, ekonomik kalkınmanın, kültürel etkileşimin ve akademik üretimin de öncüsü olmalıdır. Devlet aklının olgunluk evresi, sahada elde edilen rasyonel başarının ekonomik kurumsallaşma ve entelektüel derinlikle tamamlanmasıyla ancak mümkün olacaktır. Türkiye kamu kurumlarından özel teşekküllere, STK’larından akademi çevrelerine kadar seferberlik ruhuyla Libya meselesine eğilmelidir.
Sonuç olarak Libya, Türkiye için sadece geçmişin bir mirası değil; geleceğin Akdeniz düzeninin kurulmasında gereği yapılmadığı takdirde, yıkıcı alanıdır. Bu nedenle Türkiye’nin Libya’daki varlığı, artık bir dış politika dosyası değil, tarihsel hafızanın rasyonel inşası ve jeoekonomik vizyonun entelektüel temellendirilmesi meselesidir. İşte bu bakımdan, Libya sahasına yönelmiş akıl; sadece diplomatik değil, aynı zamanda fikir ve kurum inşa eden bir akıl olmak zorundadır. Bu, Türkiye’nin hem kendi tarihsel sürekliliğine hem de geleceğin Akdeniz jeopolitiğine bırakacağı en kalıcı imza, en sessiz ama en derin tesir olacaktır.