29 Eylül 2025 15:00

Balkanlar, Türkiye’nin dış politikasında stratejik değeri ve tarihsel gerçekliğine rağmen maalesef uzun zamandır ihmal edilen bir mahiyettedir. Oysa Türk devlet aklı için bu coğrafya tali değil; asli bir demografik, sosyal, siyasal ve güvenlik hattıdır. Bugün, tüm bu ihmale rağmen, coğrafya farklı mülahazalarla hareket eden birçok devletin ilgi sahasında olup Balkan ülkelerinin de kendi aralarındaki girift mücadelelerine sahne olmaktadır. Son çeyrek asırda iç ve dış dinamiklerin Balkanlar’da sahnelenen rekabetini anlamadan Türkiye’nin jeopolitik gerçekliğini, özellikle de Batı sistemindeki yerini, enerji ve lojistik vizyonunu ya da jeopolitik bekasını konuşmak artık mümkün değildir.
Türkiye’nin hakikatinin künhünü ıskalayan diplomatik içtihatlarının neticesinde salt Ortadoğu’ya gömüldüğü; Arap Baharı’nın coşkusuna, Suriye iç savaşının fırtınasına, haklı ve ahlaki olan gereği Gazze’nin trajedisine yoğunlaştığı zaman diliminde maalesef Balkanlar’da sessiz ama kalıcı düzenler inşa edildi. Bu ihmalin bedeli, bugün Ankara’nın karşısına stratejik bir maliyet olarak çıkmaktadır ve gereken tedbirler alınmadığı takdirde zamanla bu maliyet geri dönülemeyecek mahsurlara sebep olacaktır.
Dışişleri Bakanlığı yıllarında inşa edilmeye başlanan, başbakanlığı döneminde ise ivme kazanan Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik doktrini, teoride çok boyutlu ve kapsayıcı bir görünüm sunsa da pratikte Türkiye’nin realitesinin rasyonalitesinin romantizmi ile malul olduğu ve derin bir melankoli de barındırdığı için ülkeyi gereğinden fazla Ortadoğu’ya angaje etti. Bu yönelim, özellikle Balkanlar ve sonrasında Kafkaslar olmak üzere Türkiye’nin tarihsel olarak derin bağlara, demografik etkilere ve kültürel sürekliliğe sahip olduğu coğrafyaların, yalnızca kültürel bağlamda değil, aynı zamanda bir güvenlik kuşağı olarak değerlendirilmesini ihmal etti. Neticede Ankara, tarihsel olarak kendi etki sahası addedilebilecek geniş bir coğrafyada belirleyici aktör konumunu kaybederek, başkalarının kurduğu oyunun edilgen seyircisine dönüştü
Dört Aktörün Ağı ve Etkileri
Balkanlar’da bugün dört büyük dış aktör belirleyici ağırlığa sahiptir: Rusya, ABD, Almanya ve soykırımcı İsrail. Bu hattın üzerine son yıllarda hızla eklemlenen bir diğer güç ise Çin’dir; tüm dünyada olduğu gibi özellikle ekonomik iş birliği arayışları ve altyapı yatırımları üzerinden bölgedeki nüfuzunu derinleştirmeye çalışmaktadır. Ancak burada kritik olan, bu aktörlerin hamlelerinin birbirinden bağımsız okunamayacağı gerçeğidir. Her biri farklı ölçeklerde ve farklı araçlarla devreye girse de sonuçta ortaya çıkan tablo zincirleme biçimde birbirini besleyen, stratejik alanları daraltan ve özellikle Türkiye’nin hareket kabiliyetini kısıtlayan bir ağdır. Bu ağ, çoğu kez örtük biçimde ama kimi zaman açık mutabakatlarla bir tür konsensüs ya da konsorsiyum mahiyetinde örülmekte ve bölgede kendi çıkarlarını önceleyen bir “ortak dış müdahale sistemi” inşa edilmektedir.
Balkan coğrafyası bu bağlamda sadece tarihsel kimlik ve kültürel bağlar üzerinden değil, güvenlik mimarisi ve jeoekonomik ağlar üzerinden de yeniden kodlanmaktadır. Rusya’nın enerji kartı, ABD’nin güvenlik-askerî tahkimatı, Almanya’nın ekonomik ve kurumsal entegrasyon kapasitesi, İsrail’in istihbarat ve finansal ağlara nüfuzu ile Çin’in altyapı-dijital projeleri gibi her biri kendi başına güçlü kaldıraçlar sahada uygulayıcıları lehine ve Türkiye aleyhine yeni süreçlere kapı aralamaktadır. Hassaten bunlar birleştiğinde Balkanlar, adeta Türkiye’nin tarihsel etki havzasını daraltan ve Ankara’yı seyirci koltuğuna iten çok katmanlı bir oyununun laboratuvarına dönüşmektedir.
Rusya, Ukrayna savaşında Batı karşısında sıkışmışken diğer yandan Balkanlar’da özellikle Slavlık ülfeti üzerinden Sırbistan’la bir “arka cephe” inşa etmeyi ihmal etmedi. Bugün Moskova; enerji bağımlılığı üzerinden Bulgaristan’ı, kilise temelli nüfuz üzerinden Karadağ’ı, etnik çatışmalar üzerinden ise Bosna-Hersek’i etki altında tutmaktadır. Bu tablo yalnızca bölgesel kırılganlık değil, Türkiye için doğrudan bir NATO güvenlik açığı anlamına da gelmektedir.
Ankara, NATO’nun güneydoğu kanadının en kritik ülkesi iken, Rusya’nın Balkanlar’a yerleşmesi Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığını zayıflatmaktadır. Dolaylı şekilde bu durum, iktisadi tasarruflar açısından da ciddi riskler barındırmaktadır. Misalen, Türkiye’nin Orta Koridor vizyonunun Avrupa ayağında da bir “Rusya faktörü” bariyeri oluşmaktadır.
Hassaten ABD, Balkanlar’da düzenin başat kurucusudur. Kosova’daki Bondsteel Üssü, Washington’un bölgedeki kalıcılığının sembolüdür. Son yıllarda Rusya riski gerekçesiyle Girit ve Dedeağaç başta olmak üzere sayısı yirmiyi aşan irili ufaklı üs ile ABD’nin Yunanistan’daki faaliyetleri, Türkiye açısından “Kırmızı Kitap” değerinde bir milli güvenlik tehlikesinin takibini gerektirmektedir. İlaveten Bosna’da Dayton düzeni hâlâ ABD’nin garantörlüğüyle işlemektedir. Clinton ile başlayan bu ABD tasarrufu, bölgenin ve çevresinin kontrolü imkânını da Washington’a sunmaktadır.
SSCB’nin dağılmasından sonra, ABD ve AB’nin maslahatına müstenit NATO genişlemesi, Balkanlar üzerinden yürütülmüş bu vesile ile Washington bölgeyi Batı sistemine adeta kilitlemiştir. Türkiye açısından bu durum çift taraflı değerlendirilmeye mecburdur. Bu halet bir yandan Ankara’nın Batı’yla entegrasyonunu kolaylaştıran zemini sunarken, öte yandan Türkiye’nin bağımsız inisiyatiflerini sınırlayan bir kontrol mekanizmasını da ortaya çıkarmıştır.
Maalesef, Davutoğlu ile başlayan derinlik sorunuyla malul bu politika, komplikasyonlarıyla birlikte hâlâ Türkiye’nin Balkanlar politikasını çevrelemese de ihmaline altlık olmaya devam etmektedir. Türkiye, Balkanlar’da en azından daha dominant hareket etme kabiliyetine sahip olan ABD ile eşit ortaklıklar kurmak yerine, Ortadoğu’da çoğu senaryosu kendisine ait olmayan bir gündeme yoğunlaşmıştır. Sonuçta, Türkiye’nin tarihsel bağlarından kaynaklı olarak daha avantajlı olduğu Balkanlar’da, ABD düzeninin edilgeni değil, en azından kurucu ortağı olma fırsatı kaçırılmıştır ki Türkiye burada hiçbir gücün payandası olmaksızın müstakilen bir oyun kurucu olmak hususunda çok az devletin sahip olduğu bir gerçekliğe de sahiptir.
Almanya, kadim devlet politikası geleneğinin istikrarı doğrultusunda, Akdeniz’e inebileceği en kolay koridor olan Balkanlar’da sessiz fakat derinlikli bir hâkimiyet tesis etmiştir. Denilebilir ki Bismarck’ın 19. yüzyıldaki denge siyasetiyle yahut Hitler’in askeri işgaliyle kalıcılaştırılamayan etkiyi, Merkel dönemi boyunca Berlin, sessiz ve istikrarlı bir şekilde gerçekleştirebilmiştir. Bugün Almanya’nın Balkanlardaki hâkimiyeti askerî değil, esasen ekonomik damarlar üzerinden işlemektedir.
Avrupa Birliği üyelik sürecinin anahtarını ekonomik nüfuzu vesilesi ile elinde tutan Almanya, Balkan ülkelerinin siyasal ve kurumsal geleceğini belirleyen en kritik aktör konumundadır. Berlin, yatırımlar, sanayi entegrasyonu, bankacılık sistemi ve iş gücü göçü aracılığıyla bölgenin ekonomik dokusuna nüfuz etmektedir. Özellikle Bulgaristan başta olmak üzere Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova’dan milyonlarca insan ya doğrudan Almanya’da çalışmakta ya da aile bağları üzerinden Berlin merkezli ekonomik ilişkilere bağımlı yaşamaktadır. Bu durum yalnızca bireysel düzeyde gelir aktarımı değil, aynı zamanda toplumsal sadakat ve yönelim üreten bir bağ mekanizmasıdır. Bir dönem Türkiye’de de tesirini hissettiren “işçi dövizleri” nasıl ki ekonomiyi ayakta tutan bir can damarı işlevi görmüşse, bugün Balkan ekonomilerinin de önemli bir bölümünü Almanya kaynaklı bu döviz akışları ayakta tutmaktadır. Kaynağı Berlin olan bu gelir, Almanya’ya yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi nüfuz açısından da rakipsiz bir manivela imkânı sunmaktadır.
Böylelikle Almanya, görünürde “AB normları” ve “ekonomik entegrasyon” söylemiyle hareket etse de gerçekte Balkanlar’ın kılcal damarlarına kadar işlemiş bir jeoekonomik hegemonya kurmaktadır. Bu hegemonya ne Rusya’nın sert gücüyle ne ABD’nin güvenlik eksenli baskısıyla ne de Çin’in sonradan gelen yatırım hamleleriyle kıyaslanabilir.
Berlin’in ağırlığı, gündelik hayatın içinde, insanların geçim kaynaklarında ve aile bütçelerinde doğrudan hissedilmektedir. Bu yüzden Almanya’nın etkisi sessiz ama derindir. Almanya bölgede silahsızdır, gürültüsüzdür fakat ekonominin verdiği imkân ile kalıcıdır. Balkan toplumlarının iş gücü göçü, banka kredileri, sanayi ortaklıkları ve AB üyelik perspektifi, hepsi aynı merkeze bağlanmaktadır. Sonuçta Almanya, Balkanlar’da yalnızca bir ekonomik aktör değil, adeta bölgenin toplumsal ritmini belirleyen “görünmez hâkim” konumuna yerleşmiştir.
Ülkemizde çalışmalarına benim de aktif kamu görevlerim esnasında şahit olduğum GİZ (Deutsche Gesellschaft für Internationale Zusammenarbeit) ve benzeri kuruluşlar aracılığıyla Almanya, Balkanlar’da derinlikli bir etki ağı tesis etmektedir. GİZ, hukuken bir limitet şirket yapısında olsa da bütçesinin tamamına yakını Alman devletinden ve AB fonlarından karşılanan, dolayısıyla “yarı-otonom devlet ajansı” veya kısmen TİKA benzeri “kamu destekli kalkınma kurumu” olarak tanımlanabilecek bir yapıdır. Bu tür kurumlar, teknik iş birliği, eğitim, kurumsal kapasite geliştirme ve kalkınma projeleri üzerinden Berlin’in stratejik vizyonunu sahaya taşımaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin bölgedeki faaliyetleri, acı bir gerçektir ki, Berlin’in sofistike kurumsal araçlarıyla kıyaslandığında çoğu kez “folklorik” bir düzeyde kalmaktadır. Almanya, asli stratejik zemini ve derinlikli inşa kabiliyetini elindeki bu tür profesyonel kurumlarla kurarken; Ankara hâlâ ağırlıklı olarak Yunus Emre Enstitüsü, TİKA ve Maarif Vakfı gibi kültürel-diplomatik araçlara yaslanmaktadır.
Eğer Türkiye Balkanlar’da kalıcı bir varlık tesis etmek istiyorsa yalnızca kültürel bağ kuran enstrümanlarla değil; demiryolu hatları, lojistik merkezler, sanayi bölgeleri ve enerji projeleri gibi sert altyapı yatırımlarıyla da sahada olmalıdır. Aksi hâlde Berlin’in ekonomik ağı, zaman içinde Türkiye’yi Balkan jeo-ekonomisinden dışlayacaktır.
Soykırımcı İsrail ise Balkanlar’da uzun zamandır sessiz fakat stratejik hamleler yapmaktadır. Tel Aviv, Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden geliştirdiği güvenlik ve enerji iş birliklerini Balkan hinterlandına taşımaktadır. Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya ile imzalanan güvenlik ve teknoloji anlaşmaları, soykırımcı İsrail’in bölgede görünmez ama kalıcı bir aktör olduğuna işaret etmektedir. Özellikle Karadağ ve Arnavutluk gibi turistik destinasyonlarda yoğun konut ve arazi alımları ile İsrailliler sofistike bir süreci basit kapılar vesilesi ile olabildiğince değerlendirmektedir.
Bu durum Türkiye için iki açıdan risk barındırmaktadır: İlki, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetinin, ki maalesef Türkiye bu alanda en azından dişe dokunur açılımlar yapamamıştır, Balkanlara taşınmasıdır. İkincisi ise, Türkiye’nin tarihî bağlarla ilişki kurduğu Müslüman toplulukların soykırımcı İsrail’in güvenlik diplomasisine açılmasıdır. Eğer bu tablo doğru bir şekilde yönetilmezse, Balkanlar’da Ankara’nın yumuşak güç üstünlüğü telafisi mümkün olmayan bir erozyona uğrayacaktır.
Riskler, Fırsatlar ve Tarihsel Pusula
Bahsini yaptığımız başat dört aktör ve ilaveten Çin’in Balkanlar’da kurduğu ağ, Türkiye’nin stratejik hareket alanını daraltmaktadır. Rusya’nın nüfuzu, Türkiye’nin NATO’daki konumunu ve ağırlığını sınayacaktır. ABD’nin düzen kuruculuğu, Ankara’yı sadece bir uyum sağlayıcı aparata indirgeyecektir. Almanya’nın ekonomik ağı, Türkiye’nin Avrupa’yla eşit seviyede bağ kurmasını gölgeleyecektir. Soykırımcı İsrail’in güvenlik diplomasisi ise Türkiye’nin kültürel nüfuzunu törpüleyecektir. Tüm bu tablo, Balkanlar’ın Ankara için bir “varlık-yokluk meselesi” olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak bu tabloyu yalnızca riskler üzerinden okumak eksiktir. Balkanlar, aynı zamanda Türkiye için stratejik fırsatların da merkezidir. Mesela Türkiye’nin küresel çapta stratejik karşılığı olan Orta Koridor İnisiyatifinin Avrupa entegrasyonu ancak Balkan hatlarıyla mümkündür. TANAP ve TAP gibi enerji projeleri, Balkan ortaklıklarıyla güçlendirildiğinde Ankara yalnızca bir transit ülke değil, enerji güvenliği sağlayıcısı konumuna gelecektir.
Balkan ülkeleriyle kurulacak ortak sanayi bölgeleri, Almanya’nın tekeline meydan okuyacak potansiyeli ihtiva etmektedir. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Balkan kökenli vatandaş ise diaspora diplomasisini stratejik bir kaldıraç hâline getirebilecek bir fırsatı barındırmaktadır. Gereken ehemmiyete müsavi bir stratejiyle, Balkanlar’daki Osmanlı’dan kalan tarihî miras yalnızca bir hatıra değil, bugünün Türkiye’sinin Balkan coğrafyasındaki yumuşak gücünün somut bir enstrümanı olacaktır.
Tarih, bugünün stratejisine pusula tutar. Osmanlı, asırlar boyunca bir Balkan devleti olarak yükseldi ve Osmanlı İmparatorluğunun gerçek merkezi Balkan şehirleriydi. Cumhuriyet dahi Batı’ya açılımını Balkan Antantı üzerinden gerçekleştirdi. Bugün de Türkiye’nin Batı ile yeniden güçlü bağ kurmasının yolu Balkanlar’dan geçmektedir. Türk dış politikasını inşa eden yeni devlet aklı, Balkanlar’ı yeniden güvenlik ufkunun merkezine yerleştirmek zorundadır. Bu vesileyle Türkiye, Balkanlar’da yalnızca bir aktör değil, aynı zamanda düzen kurucu da olmalıdır. Türkiye için bölgenin gidişatına seyirci kalmak fahiş bir kayıptır. Bu coğrafya ihmal edildiğinde başkalarının gölgesi büyür ve aksine bölge dirayetle sahiplenildiğinde Türkiye’ye Avrupa’ya açılan kapı, Batı sistemi içinde güç ve bölgesel liderlik kazandırır.
Balkan Doktrini ve Sütunları
Türkiye’nin Balkan vizyonu, yalnızca bir dış politika tercihi yahut tali bir bölgesel açılım olarak görülemez. Balkanlar, Türkiye’nin stratejik derinliğinin batı yakasıdır. Nasıl ki doğuda Kafkasya ve Orta Asya, Türkiye’ye genişleyen bir jeopolitik nefes sahası imkânı veriyorsa; batıda Balkanlar da aynı işlevi görecek, aynı damarları besleyecek değere sahiptir. Anadolu coğrafyası, Avrasya’nın kalbini Avrupa’ya ve Asya’ya bağlayan en nitelikli köprüdür; bu köprünün doğuda Kafkasya, batıda Balkanlar olmak üzere iki ayağı vardır. Bu ayaklara hâkim olmamak, köprünün dengesini kaybetmesi, yani Türkiye için büyük bir stratejik devrilme riski anlamına gelir.
Balkanlar’daki her boşluk, Türkiye için yalnızca bir bölgesel kayıp değil, adeta nefes borusunun daralmasıdır. Zira Balkanlar, Ankara için oksijen üretim merkezidir; oradaki sirkülasyon kesildiğinde Türkiye’nin stratejik akciğerleri zorlanmaya başlar. Ne var ki son yıllarda Türkiye, Ortadoğu merkezli açılımlara ve İslam dünyasına öncülük iddiasına fazlasıyla angaje olmuştur. Özellikle Arap dünyasının tarihsel hafızasında Türkiye’ye dair algıyı göz ardı eden romantik ve melankolik yaklaşımlar, Balkanların stratejik önemini gölgede bırakmıştır. Ankara, Arap Baharı’nın devrimci heyecanına gereğinden fazla bağlandığı ölçüde, Balkanlarda soğukkanlı ve uzun vadeli bir strateji inşa etme imkânını en azından ertelemiştir. Bugün bu gecikmenin faturası, Türkiye’nin karşısına Rusya’nın etnik fay hatları, ABD’nin güvenlik düzenlemeleri, Almanya’nın ekonomik entegrasyon mekanizmaları ve Çin’in yatırım hamleleri ve soykırımcı İsrail’in sinsi sirayeti olarak çıkmaktadır. Yani boş bıraktığımız alanlar, başkalarının kurduğu düzenlerle dolmuş, köprünün ayakları bizim elimizden kaymıştır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan paradigmanın ve hatta adeta yeni doktrinin sütunları; Sert güç ve güvenlik, Ekonomik entegrasyon ve altyapı, Enerji güvenliği, Diplomatik düzen kuruculuk, Diaspora diplomasisi ve Kültürel süreklilik ve yumuşak güç şeklinde tasnif edilebilir. Balkan Doktrini, muhakkak ki yalnızca bu altı sütundan ibaret değildir. Esas mesele, bu sütunların bütüncül bir strateji içinde birleştirilmesidir. Türkiye, Balkanlarda yalnızca kültürel bağları canlandıran değil, sert gücüyle güvenlik sağlayan, ekonomisiyle entegrasyon yaratan, diplomasisiyle düzen kuran, enerjisiyle vazgeçilmez olan bir aktör olmak zorundadır.
Sonuç
Tarihsel süreklilik, Türkiye’nin Balkan stratejisine tartışmasız bir meşruiyet kazandırmaktadır. Osmanlı yükselişini bir Balkan devleti kimliğiyle gerçekleştirdi; imparatorluğun kalbi 1912’ye kadar Balkan şehirleriydi. Cumhuriyet dahi ilk Batı açılımını 1934 Balkan Antantı üzerinden yaptı. Bugün de Türkiye’nin ekonomik, jeopolitik ve jeostratejik zorunluluklardan kaynaklanan Batı ile yeniden güçlü bağ kurmasının yolu, yine Balkanlardan geçmektedir. Son yıllarda izlenen dış politikadaki ihmaller zincirine ek olarak Balkanları salt “geçmişin mirası” gibi görmek, enerjiyi Ortadoğu’ya yöneltmek Türkiye için stratejik bir alan kaybına yol açmıştır. Oysa mesele bir tercih değil, bir denge meselesidir. Doğu ve güneydeki açılımlar Batı’daki köprü ayağı ihmal edilirse çöker. Bu nedenle Ankara, Balkanlara ivedi şekilde yeniden odaklanmak zorundadır.
Bölgenin mevcut jeopolitiği, ertelenmeye tahammül bırakmamaktadır. Bulgaristan’daki demografik erozyon, Yunanistan’ın güvenlik eksenli ittifaklarını somut altyapılara dönüştürmesi, Yugoslavya bakiyesi ülkelerde biriken etnik ve dini gerilimler dikkatle yönetilmelidir. Balkan devletlerindeki Türk ve Müslüman nüfus, yalnızca kültürel bir miras değil, Türkiye için doğrudan jeostratejik bir kaldıraçtır. Bu nüfusa dair derinlikli okumalar yapılmalı; tedbirler, basit kültürel programlarla değil sofistike ve kurumsal mekanizmalarla alınmalıdır.
Türkiye’nin bu sahadaki en güçlü silahı, ekonomik araçları ve özel sektör kabiliyetleridir. Türk özel sektörü kalite, hız ve adaptasyon kapasitesiyle bölgeyi dönüştürme potansiyeline sahiptir. Yumuşak güç unsurları yalnızca kültürel değil; lojistik, enerji, sanayi ve altyapı yatırımlarıyla da sahaya yansıtılmalıdır. Balkanlar, Türkiye için geçmişin nostaljisi değil, geleceğin jeopolitiğidir. Devlet aklı, ihmallerin doğurduğu gölgeyi kaldırmak ve bölgeyi yeniden milli güvenliğin merkezine yerleştirmekle mükelleftir. Bu çerçevede Balkanlar, Türkiye için bir dış politika tercihi değil, doğrudan bir beka meselesidir. Rusya, ABD, Almanya ve İsrail bölgeye kendi düzenlerini inşa ederken, Ankara’nın seyirci kalma lüksü yoktur. Türkiye, Balkanlar’da yalnızca bir aktör değil, bir düzen kurucu olmak zorundadır. Bu, bir siyasi vizyonun ötesinde, bir milli güvenlik zorunluluğudur. Balkanlar ihmal edilirse Türkiye kuşatılır; sahiplenilirse Türkiye güçlenir. Balkanlar, Türkiye için bir jeopolitik laboratuvar değil, milli güvenliğin ön cephesidir. Ankara bu cephede soğukkanlı ama iddialı adımlar atmak mecburiyetindedir. Çünkü Balkanlar’da kazanılan her mevzi, Türkiye’nin Batı’daki ağırlığını artırır; kaybedilen her alan ise doğuda ve güneyde manevra kapasitesini daraltır. Türk devlet aklı, bu soğuk gerçeği görmek ve Balkanları yeniden stratejik mimarinin merkezine yerleştirmek zorundadır.