3 Ağustos 2026 13:55
Yemen Türküsü'nün Hatırası

Yemen kelimesi, onun bir ülkenin ve coğrafyanın adı olduğunu dahi bilmediğim bir çağda zihnime girdi. Ailem, Osmanlı Devleti’nin daralma döneminde, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Kafkasya’nın Revan havzasından sürgün edilerek bugün Kuzeydoğu Anadolu diye tesmiye edilen geniş coğrafyaya sığınmıştı. Ailenin sonraki kuşakları zaman içinde Erzurum’un Hınıs ilçesine, bir kısmı ise Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki seferberlik sırasında Muş merkezine yerleşmişti.
Aile köklerimin geldiği Revan’ın erken İslam asırlarında, Yemen kökenli Ezd kabilesine mensubiyetini bildiren Ezdî nisbesiyle anılan Ravvâd el-Ezdî üzerinden Yemen’le kurduğu tarihî bağ da benim için dikkat çekici bir tevafuktur. Bazı rivayetler, etnik kökleri Arap, ana dili Kürtçe, rüya dili yani gündelik hayatının dili Türkçe olan Selahaddin Eyyûbî’nin soy silsilesini de Ravvâd el-Ezdî ile ilişkilendirir.
Tarihî sıhhati tahkike muhtaç olan bu nispeti kesin bir soy hükmü şeklinde okumamak gerekir. Yine de Yemen’den Revan’a, oradan Eyyûbî hafızasına uzanan bu irtibat, Yemen’in aile tarihimin geçtiği coğrafyaya asırlar öncesinden düşmüş uzak bir gölgesi olması bakımından dikkat çekicidir.
Yemen Türküsü ‘nün Muş hafızasında kazandığı yer, ailemin birkaç asırdır bağlı bulunduğu bu şehir üzerinden çocukluk dünyama yerleşti. Antalya’da doğmuş ve üniversite çağına kadar bu şehirde yaşamış biri olarak Erzurum ile Muş’u birkaç yaz tatilinin kısa fakat derin izleriyle tanıyabilme imkânım oldu. Bu iki şehir çocukluk zihnimde hakikat ile hayal arasında salınan uzak aile menzilleri olarak kaldı; Yemen Türküsü ise belleğimde o menzilleri birbirine bağlayan tınılardan biri hâline geldi.
Türküde geçen yer adının Muş mu, yoksa Yemen’deki Huş mu olduğu öteden beri tartışılır. Ne var ki ihtilafın Huş tarafının böyle bir tartışmadan haberdar olduğuna dair kuvvetli bir emare bulunmadığına göre, hükmü Muş lehine vermek vazıh bir hak gaspı ve pek büyük bir tarih cinayeti sayılmasa gerektir.
Kaldı ki çocukluk hafızası bu tür filolojik ihtilaflara pek kulak asmaz; türkü Anadolu’da söylenmiş, Muş’ta sahiplenilmiş, Muş merkezinin Türkmen ağzında kendi sesini bulmuş ve bizim için çoktan Muş’un türküsü hâline gelmiştir. Yemen’i önce bu türküde, uzaklığın, ayrılığın ve geri dönmeyenlerin adı olarak tanıdım.
Çocukluk çağında başlayan bu tanışıklık, zaman içinde meslekî ilgi ve tarih merakıyla başka bir mahiyet kazandı. Yemen, son çeyrek yüzyılda İslam tarihi okumalarımın yanı sıra modern sömürgecilik, deniz yolları, imparatorluk rekabeti ve devletlerin çözülme süreçleri üzerine yaptığım okumaların dikkate şayan duraklarından biri hâline geldi.
Son on yılda, hususen son bir yıl içinde yaşanan gelişmeler, bu ülkenin dağ, su ve yol üzerinden kurulan uzun tarihini yeniden okumayı bir ihtiyaç hâline getirdi. Okumakta olduğunuz deneme, çocukluk hafızasında bir türküyle başlayan ve tarih ile siyaset okumalarıyla derinleşen bu tecessüsün mahsulüdür.
Coğrafyanın Mayaladığı Tarih Yemen
Tarihi görünür kılan çoğu zaman hanedanlar, savaşlar ve antlaşmalardır; asıl mecraı ise coğrafya şekillendirir. İnsan iradesinden daha ağır işleyen ve devletlerden daha uzun yaşayan bu kuvvet, siyasetin hareket sahasını tayin eder. Yemen’in uzun hikâyesi üç kurucu unsur etrafında okunabilir: Dağ mukavemeti ve mahallî aidiyeti, su teşkilatlanma ve üretimi, yol ise zenginlik, temas ve müdahaleyi beslemiştir.
Arabistan Yarımadası’nın güneybatısında yer alan Yemen, batıda Kızıldeniz’e, güneyde Aden Körfezi ile Arap Denizi’ne açılır; karşı yakasında Afrika Boynuzu uzanır. Kara yolları Hicaz’a ve kuzey Arabistan’a, doğu istikameti Hadramut üzerinden Umman’a, deniz yolları ise Doğu Afrika’ya, Hindistan’a ve daha uzak Asya limanlarına ulaşır. Siyasi haritada yarımadanın ucunda görünen Yemen, ulaşım haritasında birkaç dünyanın kavşağına yerleşir.
Yemen’in fizikî hakikati, birbirinden ayrılan coğrafi kuşakların aynı ülke bünyesinde yan yana bulunmasından doğar. Kızıldeniz boyunca uzanan Tihâme kıyı ovası sıcak ve nemli bir iklim taşırken batı ve merkezdeki dağlar yer yer üç bin metreyi aşan yükseltilere ulaşır. Sana, Saada, İbb ve Taiz çevresindeki yüksek havzalar, nispeten elverişli yağış şartları ve yüzyıllar içinde geliştirilmiş teras tarımı sayesinde yoğun yerleşme alanları meydana getirmiştir. Bu yüksek bölgelerin sağladığı üretim ve iskân kapasitesi, Yemen’i tarih boyunca Arabistan’ın başlıca beşerî havzalarından biri hâline getirmiştir. Doğuya gidildikçe yağış azalır; plato, vadi ve çöl sahaları genişler. Hadramut vadileri ile güney kıyıları, iç bölgelerdeki üretimi Hint Okyanusu ticaretine bağlayan tabii geçiş alanlarını oluşturur. Sokotra ise Yemen’in deniz aşırı coğrafyasını tamamlayarak ülkeyi Afrika Boynuzu ile Arap Denizi arasındaki geniş dolaşım sahasına bağlar.
Yemen’in topografyası ve tarihî seyri antropoloji ile sosyoloji zaviyesinden okunduğunda, coğrafyanın toplumsal örgütlenme ve iktidar yapıları üzerindeki kurucu rolü belirginleşir. Dağlık sahalar mahallî dayanışmayı, kabile bağlarını ve merkez karşısındaki özerklik eğilimini kuvvetlendirirken liman şehirleri ticarete, göçe ve kültürel temasa açık bir doku meydana getirmiştir. Kabile, aile, mezhep, şehir ve ticaret ağları, farklı bölgelerde değişen ağırlıklarla aynı toplumsal düzenin unsurlarıdır.
İklim, Yemen tarihinin ikinci kurucu kuvvetidir. Ülke genelinde kurak ve yarı kurak şartlar hâkimdir; yağış yükseltiye ve bölgeye göre büyük farklılık gösterir. Batı dağlarında geliştirilen teraslar yağmur suyunu tutmuş, erozyonu sınırlamış ve sarp yamaçları üretim alanına çevirmiştir. Marib’de kurulan büyük sulama sistemi ise suyun mühendislik, hukuk ve idare yoluyla siyasî kudrete dönüştürülmesinin en büyük örneklerinden biridir. Yemen hafızasının Sebe Melikesi Belkıs’la buluşturduğu bu baraj, tarih ile efsanenin aynı su aynasında birbirine karıştığı büyük bir medeniyet nişanesidir. Suyu yöneten iktidar üretimi, üretimi yöneten iktidar vergiyi; vergi ise askerî ve idarî teşkilatı beslemiştir.
Yemen’de suyun tarihi, kudret ile kırılganlığın aynı kaynaktan doğduğu uzun bir muhasebedir. Düzenli toplama ve dağıtım medeniyet kurmuş; düzensiz yağış, azalan yer altı suları, nüfus baskısı ve savaşın tahrip ettiği altyapı tarım ile şehir hayatının taşıma kapasitesini daraltmıştır. Su, bu sebeple devlet kapasitesinin, toplumsal istikrarın ve siyasî meşruiyetin sınandığı ana sahalardan biridir.
Üçüncü kuvvet yoldur. Güney Arabistan, buhur ve mür üretiminin yanı sıra Hint Okyanusu ile Akdeniz arasındaki mal dolaşımının önemli merkezlerinden biriydi. Baharat yolu tek bir çizgiden oluşmuyordu; muson rüzgârlarına dayanan deniz rotaları, Kızıldeniz geçişleri ve kuzeye uzanan kervan güzergâhları aynı ağın parçalarıydı. Aden, Muha, Şihr ve Mukalla gibi limanlar, farklı dönemlerde malların toplandığı, depolandığı, vergilendirildiği ve yeniden dağıtıldığı düğüm noktaları hâline geldi.
Yollar servet kadar bilgi, dil, inanç ve insan da taşıdı. Levant, Doğu Akdeniz’i Mısır’a, Mezopotamya’ya, Anadolu’ya ve Arabistan’a bağlayan güzergâhların kavşağında nasıl bir mayalanma sahası oluşturduysa Yemen de Kızıldeniz, Afrika Boynuzu, Hint Okyanusu ve Arabistan arasında benzer bir vazife gördü. Benzerlik, yolların kavşağında bulunmanın ürettiği kültürel temas, insan hareketliliği ve medeniyet birikiminden doğar.
Yemen’in dil ve din tarihi bu katmanlaşmayı yansıtır. Arapçanın bölgesel lehçeleri yanında Sûkotrî ve Mehrî gibi Modern Güney Arabistan dilleri eski dil tabakalarını günümüze taşır. Yerel inançlar, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam farklı dönemlerde siyasî hayatın parçası olmuştur.
Nüfus hareketlerine dair genetik araştırmalar da Arabistan ile Doğu Afrika arasındaki tarihî temasların izlerini taşır; ancak toplumsal karakteri biyolojik veriden türetmek yerine limanların, aile ağlarının ve uzun mesafeli dolaşımın meydana getirdiği tarihî tecrübeye bakmak daha isabetlidir.
Hadramut tecrübesi, Yemen insanının dış dünyaya açılma biçimini aydınlatır. Uzak pazarlara giden Yemenli; aile, kabile, tarikat ve hemşehrilik bağlarını yeni coğrafyalarda güven, kredi ve dayanışma üreten bir toplumsal sermayeye çevirmiştir. Yemen kozmopolitliği, güçlü yerel aidiyetlerin deniz aşırı dolaşıma eklemlenmesiyle teşekkül etmiş; limanlar yabancıyı Yemen’e, diaspora ise Yemenliyi ve dünyanın tesirini yeniden Yemen’e taşımıştır.
Bu tarihî hareketliliğin benim için en dikkat çekici tezahürlerinden biri, birkaç ay önce gerçekleştirdiğim Malezya seyahatinde karşıma çıktı. Perlis kraliyet ailesinin Hadramut kökenli olduğunu öğrenmem, Yemen’den çıkan ailelerin Asya-Pasifik dünyasında ticaret, ilim, dinî hayat ve kimi yerlerde yönetici seçkinler üzerinden nasıl kalıcı nüfuz üretebildiğini daha berrak görmemi sağladı.
Hadramut insanının uzak coğrafyalardaki ağırlığı askerî hâkimiyetten çok güvene dayalı ağlar, soy ve ilim itibarı, ticaret kabiliyeti ve yerel toplumlarla kurduğu evlilik bağları üzerinden teşekkül etmiştir.
Yemen’in İslam toplumuna katılması, Medine merkezli yeni siyasî yapının imkânlarını büyüttü. Yerleşik tarım havzaları, su idaresi, şehir kültürü, kabile teşkilatı ve deniz ticareti tecrübesi bu katkının maddi zeminini oluşturdu.
Yemen kökenli unsurlar Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika’daki fetih ve iskân süreçlerinde rol aldı; sonraki yüzyıllarda Hadramutlu tüccar ve âlimler, İslam’ın Güney ve Güneydoğu Asya’daki yayılışına ticaret, ilim, göç ve irşat üzerinden kalıcı kanallar açtı.
Kadim Krallıklardan Osmanlı Hâkimiyetine Yemen
Yemen’in kadim tarihi, suyu ve ticareti idare edebilen siyasî teşkilatların tarihidir. Sebe, Maîn, Hadramut ve Himyer krallıkları milattan önce birinci binyıl boyunca Güney Arabistan’ın farklı bölgelerinde yükseldi. Kronoloji ve sınırlar ihtilaflı olsa da şehir, yazı, sulama, vergi ve uzun mesafeli ticaretin erken devletleşmenin maddi zeminini oluşturduğu açıktır.
Sebe’nin gücü Marib çevresindeki tarım düzeni ile buhur yollarının denetimini birleştirmesinden doğdu. Maîn kervan ticaretinde, Hadramut üretim sahaları ve doğu bağlantılarında, Kataban güneybatı güzergâhlarında öne çıktı. Su kaynakları, pazarlar ve geçiş gelirleri siyasî kudretin ana unsurlarıydı.
Himyer, milattan önceki son yüzyıllardan itibaren Güney Arabistan’ın geniş bölümünü bir merkez altında topladı. Deniz ticaretinin ağırlık kazanması, Roma dünyası ile Hint Okyanusu arasındaki bağlar ve bölgesel rekabet Himyer siyasetini biçimlendirdi. Dördüncü yüzyıldan sonra tek tanrılı inançların saray çevresinde güçlenmesi Yemen’i Bizans, Aksum ve Sasani İranı arasındaki rekabetin içine çekti. Himyer hükümdarı Yusuf Es’ar Yese’ar döneminde Necran Hristiyanlarına karşı yürütülen baskı, Aksum müdahalesinin dinî gerekçesini oluşturdu; Kızıldeniz ticaretinin kontrolü ise müdahalenin stratejik zeminini hazırladı.
Aksum hâkimiyeti kalıcı olamadı. Yemenli çevrelerin Sasani yardımına yönelmesi üzerine İran kuvvetleri altıncı yüzyılın sonlarına doğru ülkede nüfuz kurdu. Sasani askerleri ile yerli toplum arasındaki evliliklerden doğan Ebnâ topluluğu, İslam’ın gelişi sırasında idarî ve askerî hayatta yer aldı. Yemen böylece İslam öncesi asırlarda da Afrika kıyıları ile İran havzası arasındaki rekabetin sahalarından biri oldu.
İslam’ın Yemen’e girişi büyük ölçüde Medine’den gönderilen elçiler, kabile heyetleri ve yerel yöneticilerle kurulan bağlar üzerinden gerçekleşti; ülkenin geniş bir bölümü 630 yılına doğru yeni siyasî ve dinî merkeze katıldı. Akabinde Emevî ve Abbâsî idareleri Yemen’i valiler aracılığıyla yönetmeye çalıştı; uzaklık, dağlık coğrafya ve yerel güç merkezleri merkezî nüfuzu sınırladı. Abbâsî otoritesinin zayıflamasıyla Ziyâdîler, Necâhîler, Süleyhîler ve başka hanedanlar farklı bölgelerde hâkimiyet kurdu. Zebid, Tihâme ile Kızıldeniz arasındaki ticarî ve ilmî mevkii sayesinde uzun süre önemini korudu.
Bugünün Yemen’ini anlamak bakımından Zeydîlik, siyaset ile meşruiyet arasındaki münasebeti kuran temel olgulardan biridir. Ehl-i beyt merkezli imamet düşüncesi içinde teşekkül eden bu gelenek, imamda soyun yanı sıra ilmî ehliyet, adalet ve siyasî mücadele kudreti aramıştır. Yahyâ bin Hüseyin’in 897 yılında Saada’da imametini ilan etmesiyle kurumsal zemin kazanan düzen, verasetten ziyade davet, kabile desteği ve fiilî başarı üzerinden işlemiştir.
Zeydî imametin sınırları kabile desteğine, şehirler üzerindeki hâkimiyete ve askerî başarıya göre genişleyip daraldı. Kuzey ve kuzeybatıdaki yüksek bölgelerde Zeydîlik; Tihâme, Taiz, Aden ve Hadramut çevresinde Şafiîlik ağırlık kazandı. Siyasî çatışmaların yanında ilmî temas, hukukî alışveriş ve müşterek hayat tecrübesi de görüldü. Saada havzasının bu siyasî ve dinî birikimi, ileride Husi hareketinin doğacağı zemini hazırladı.
Eyyûbî kuvvetlerinin 1174’te Yemen’e yönelmesi Hicaz güvenliği, Aden gelirleri ve Kızıldeniz ticaretiyle bağlantılıydı. Eyyûbîlerin ardından kurulan Resûlî Devleti, 1229-1454 arasında Yemen’in en kuvvetli hanedanlarından biri oldu. Taiz ve Zebid gelişti; Aden, Hint Okyanusu’ndan gelen malların Mısır ve Akdeniz’e aktarıldığı büyük merkezlerden biri hâline geldi. Resûlîlerin idarî ve ilmî birikimi kuvvetliydi; kuzeydeki imamet ise varlığını korudu. Şehir-liman merkezli hanedan düzeni ile kuzeydeki kabile-imamet düzeni böylece aynı ülke içinde yan yana yaşamayı sürdürdü.
On beşinci yüzyılın sonundan itibaren Portekiz’in Ümit Burnu üzerinden Hint Okyanusu’na girmesi eski ticaret düzenini sarstı. Portekiz stratejisi baharat ticaretini Kızıldeniz-Akdeniz sisteminden koparmayı ve deniz yollarını silahlı denetim altına almayı hedefliyordu. Memlüklerin karşı koyma teşebbüsleri yetersiz kaldı. Osmanlıların 1517’de Mısır’ı ele geçirmesiyle Yemen, Hicaz’ın ve Kızıldeniz’in savunulması bakımından İstanbul’un doğrudan gündemine girdi.
Osmanlı Yemen siyaseti yeni bir eyalet kazanma arzusundan daha genişti. Aden ve Babülmendep’in Portekiz baskısına girmesi, Mekke ile Medine’nin deniz yönündeki güvenliğini ve Mısır-Hint ticaretini tehdit ediyordu. Hadım Süleyman Paşa’nın 1538 seferiyle başlayan ilk Osmanlı hâkimiyeti kıyılarda ve şehirlerde etkili oldu; kuzey dağlarında Zeydî imamların direnci devam etti. Uzun ikmal yolları, salgınlar, sarp arazi ve yerel ittifakların değişkenliği yönetim maliyetini yükseltti. Kasımî imamların güçlenmesi üzerine Osmanlı kuvvetleri 1635’te kuzeyden çekildi.
Kasımîler döneminde Muha kahve ticaretinin merkezi oldu; Yemen, kadim çağın buhuruna benzer biçimde yeni bir küresel ürün üzerinden dünya pazarlarına bağlandı. Kahve üretiminin başka bölgelere yayılması ve hanedan içi rekabet imametin gelirlerini zamanla zayıflattı.
İngiltere’nin 1839’da Aden’i işgal etmesi ve Avrupa güçlerinin Kızıldeniz çevresinde yayılması Osmanlıları yeniden Yemen’e yöneltti. 1872’de Sana’nın alınmasıyla ikinci hâkimiyet dönemi kurumsal bir çerçeve kazandı. Vilayet teşkilatı, telgraf, yol, garnizon ve vergi düzeni merkezî nüfuzu genişletmeyi amaçladı. Süveyş Kanalı’nın açılması Yemen’in stratejik değerini daha da artırmıştı. Osmanlı idaresi, Zeydî imamet ve kabilelerle uzlaşma arayışına girdi; 1911 Daan Antlaşması imamın dinî ve adlî yetkilerini tanıyan bir görev paylaşımı kurdu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı hâkimiyeti sona erdi, kuzeyde İmam Yahyâ yönetimi devraldı.
Sömürge Düzeninden İki Yemen’e
İngiliz siyaseti güney Yemen’de Aden’in emniyetini, Hindistan yolunun sürekliliğini ve limanın ikmal işlevini esas aldı. Aden doğrudan yönetilirken çevredeki sultanlıklarla himaye antlaşmaları kuruldu; kıyıda bürokrasi, ticaret ve haberleşme altyapısı gelişti, iç bölgelerde parçalı siyasî düzen korundu. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Avrupa-Asya güzergâhının ana duraklarından biri hâline gelen liman güneyin idarî ve ticarî çekirdeğini toplarken art bölgeyle arasındaki iktisadî mesafe büyüdü. Bağımsızlık sonrasında temel mesele, limanın ihtiyaçları için şekillendirilmiş bu sömürge coğrafyasını ülke ölçeğinde bir devlete çevirmekti.
Kuzeyde İmam Yahyâ, Osmanlı çekilişinin ardından Zeydî meşruiyetini kabile ittifaklarıyla birleştirerek bağımsız bir devlet kurdu. İmamın otoritesi güçlüydü; bürokrasi, eğitim, sağlık ve altyapı kapasitesi sınırlı kaldı. Suudi Arabistan’la Asir, Cizan ve Necran çevresinde yaşanan savaş 1934 Taif Antlaşması’yla sonuçlandı. Bu tarihten sonra Riyad, güney sınırındaki Yemen’in askerî ve siyasî dengesini kendi güvenliğinin ana unsurlarından biri olarak gördü.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yemen üç ayrı rekabetin kesişme alanına dönüştü: Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki küresel mücadele, Nasır’ın cumhuriyetçi Arap milliyetçiliğiyle Suudi monarşisi arasındaki bölgesel hesaplaşma ve İngiltere ile güneydeki bağımsızlık hareketleri arasındaki sömürge savaşı.
İmam Ahmed’in ölümünden sonra 1962’de subaylar Yemen Arap Cumhuriyeti’ni ilan etti. İmam el-Bedir’in kabile desteğiyle direnişe geçmesi sekiz yıl süren iç savaşı başlattı. Mısır cumhuriyetçilere, Suudi Arabistan kralcılara destek verdi. Dağlık arazi, değişken kabile ittifakları ve dış müdahale savaşı uzattı. Mısır’ın 1967 yenilgisi sonrasında çekilmesi ve Suudi Arabistan’ın 1970’te cumhuriyeti tanımasıyla imamet devri kapandı. Yeni düzen kabile şeyhleri, askerler ve cumhuriyetçi kadrolar arasında bir uzlaşma kurdu; merkezî devlet yine sınırlı kaldı.
Güneyde sendikalar, öğrenciler ve milliyetçi örgütler İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele yürüttü. İngiltere 1967’de Aden’den çekildi. Bağımsız yönetim 1969’dan sonra Marksist-Leninist çizgiye yöneldi ve ülke Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti adını aldı. Sovyet desteği ordu, eğitim ve devlet kurumlarının kurulmasına yardım etti; Aden ile Sokotra Moskova’nın Hint Okyanusu stratejisinde değer kazandı. Sınırlı kaynaklar, dış yardıma bağımlılık ve parti içi hizipler devleti kırılgan tuttu. 1986 Aden çatışması yönetici kadroları ve kurumları ağır biçimde sarstı.
Suudi tesiri mali yardım ve resmî diplomasiyi aşarak kabile şeyhleri, dinî çevreler ve siyasî aktörlerle doğrudan kurulan ilişkilere yayıldı. Riyad’a sınır güvenliği ve rejim dengeleri üzerinde geniş hareket alanı sağlayan bu nüfuz kanalı, Sana’nın merkezîleşme kabiliyetini daralttı.
Kuzeyde Ali Abdullah Salih 1978’de iktidara geldi; kabileler, ordu, tüccarlar, güvenlik yapıları ve Suudi desteği arasında denge kurdu. Körfez ülkelerinde çalışan Yemenlilerin gönderdiği döviz ekonomiyi beslerken tarımda iş gücü kaybı ve ithalat bağımlılığı büyüdü. Riyad’ın kabile şeyhleriyle doğrudan ilişkisi devletin kaynak dağıtma tekelini ayrıca zayıflattı.
İki Yemen 1972 ve 1979’da savaştı; çatışmaların ardından birleşme hedefini teyit eden anlaşmalar imzalandı. Ortak tarih fikri güçlüydü, ancak taraflar birliği kendi siyasî düzenleri altında kurmak istiyordu. Kuzey daha geniş nüfusa ve kabile ağına, güney daha düzenli kurumlara ve Sovyet desteğine sahipti.
1980’lerin sonunda Sovyet desteğinin daralması, Güney’deki 1986 krizinin etkileri ve sınırdaki petrol sahalarının ortak işletilmesi ihtiyacı birleşmeyi hızlandırdı. Yemen Cumhuriyeti 22 Mayıs 1990’da kuruldu. Çok partili hayat ve yeni anayasa umut doğurdu; ordular, güvenlik yapıları ve patronaj ağları kaynaşmadı. Körfez Savaşı sırasında Sana’nın tutumu Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri bozdu; yüz binlerce Yemenlinin dönüşü ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturdu.
Güneyli kadroların tasfiyesi, suikastlar, ordu ve gelir paylaşımı tartışmaları 1994 savaşına yol açtı. Kuzey kuvvetlerinin Aden’i ele geçirmesi coğrafi birliği korudu; siyasî ortaklığı sona erdirdi. Güneyde kamu arazilerinin ve kaynakların kuzeyli askerî-ticarî çevrelerce paylaşılması güçlü bir mağduriyet hafızası doğurdu. Modern Yemen, birleşmiş bir devlet görünümü altında iki tarihî mirası, çok sayıda silahlı merkezi ve dış nüfuz kanalını taşımayı sürdürdü. 2011 sonrasındaki çözülme bu yapının içinden çıktı.
Zeydî Havzadan Husi İktidarına
Husi hareketinin tarihini İran-Suudi rekabetiyle başlatmak kronolojiyi tersine çevirir. Hareket, Saada çevresindeki Zeydî hafıza, merkezî devletin baskısı, ekonomik çevreleşme ve Suudi destekli Selefî ağların yayılması içinde doğdu. İran’la daha sonra derinleşen ilişki, hareketin askerî tekniğini, menzilini ve bölgesel söylemini büyüttü.
1962’de imamet devleti sona ermiş olsa da Saada’daki dinî aileler, eğitim çevreleri ve tarihî hafıza yaşamayı sürdürdü. Ali Abdullah Salih’in de Zeydî havzadan gelmesi, çatışmayı yekpare bir Sünnî-Şiî karşıtlığıyla açıklamayı güçleştirir. Eski gerilim; devlet ile çevre, merkezîleşme ile mahallî aidiyet, Suudi tesiri ile Zeydî ihya arasında şekillenmiştir.
1994 sonrasında Salih iktidarı aile, ordu, kabile, parti ve güvenlik ağları arasındaki dengeye dayandı; kurumların yerini giderek şahsî sadakatler aldı. Saada ekonomik ve siyasî bakımdan çevrede kaldı. Demmâc gibi bölgelerde Selefî eğitim merkezlerinin büyümesi, Zeydî çevrelerde kültürel kuşatma kaygısını artırdı. Mümin Gençler hareketi bu zeminde Zeydî eğitimi ve kültürel ihyayı amaçlayan bir çevre olarak gelişti.
Hüseyin Bedreddin el-Husi, hareketi yolsuzluk, Amerikan siyaseti, İsrail ve Suudi nüfuzu karşısında daha sert bir çizgiye taşıdı. 2004’te hükümetle başlayan çatışmalar 2010’a kadar altı savaş hâlinde sürdü. Hüseyin el-Husi’nin öldürülmesinden sonra kardeşi Abdülmelik liderliği üstlendi; askerî operasyonlar, tutuklamalar ve yerinden edilmeler hareketin toplumsal tabanını genişletti. 2009’da çatışmanın Suudi sınırına taşması bölgesel boyutu kuvvetlendirdi.
İran’ın ilk safhadaki rolüne dair kanıtlar sınırlıdır. İlişki zamanla siyasî destek, eğitim, silah bileşenleri, füze ve insansız hava aracı teknolojisi üzerinden derinleşti. Husi kapasitesi Yemen ordusundan ele geçirilen stoklar, yerel üretim ve İran bağlantılı teknoloji aktarımıyla büyüdü. Hareket Yemen’e mahsus karar merkezi, iktidar hedefleri ve gelir düzeni taşırken İran açısından Suudi Arabistan, İsrail ve Amerika üzerinde görece düşük maliyetle baskı üretmektedir.
2011 ayaklanması Salih düzenini çözdü. Körfez İşbirliği Konseyi planıyla yetkiler Abdurabbu Mansur Hadi’ye geçti; Salih parti, ordu ve bürokrasi içindeki ağlarını korudu. Ulusal Diyalog Konferansı geniş temsil sağladı, fakat kararları uygulayacak devlet kapasitesi kurulamadı. Altı bölgeli federal tasarı Husilere denize çıkışı ve kaynakları sınırlayan bir düzen gibi göründü; güneyli çevreler de kendi taleplerinin parçalandığını düşündü.
Husiler 2014’te Saada’dan güneye ilerlerken eski düşmanları Salih’le ittifak kurdu. Salih’e bağlı birliklerin desteği Sana’nın ele geçirilmesini kolaylaştırdı. İttifakın temeli ortak rakiplerdi: Hadi yönetimi, Ali Muhsin el-Ahmer, Islah ve el-Ahmer ailesi. 2015 başında Husiler devlet kurumlarını denetim altına aldı; Hadi Aden’e geçti. Husi-Salih kuvvetlerinin güneye ilerlemesi üzerine Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon Mart 2015’te savaşa girdi.
Riyad, İran’la yakın silahlı bir hareketin güney sınırında kalıcılaşmasını temel güvenlik tehdidi saydı. Birleşik Arap Emirlikleri güney limanları, yerel güçler ve İslamcı grupların sınırlandırılması üzerinde yoğunlaştı. İki müttefikin farklı öncelikleri hükümet karşıtı cephenin içinde yeni ayrılıklar üretti. Hava saldırıları, kara savaşı, ekonomik bölünme ve liman kısıtlamaları Yemen’in insani felaketini ağırlaştırdı.
Salih 2017’de Husilerle ittifakı bozma teşebbüsü sırasında öldürüldü. Hareket bundan sonra kuzeybatı Yemen’de vergi toplayan, güvenlik, eğitim ve kamu kurumlarını yöneten fiilî bir iktidara dönüştü. Ensarullah adıyla faaliyet gösteren yapı, Ehl-i beyt meşruiyeti, Yemen egemenliği ve Amerikan-İsrail karşıtlığını aynı seferberlik dilinde birleştirdi. Baskıcı vergi, keyfî tutuklama, çocukların silahlı yapılara alınması ve eğitimin ideolojik denetimi hakkındaki ağır iddialar da bu iktidar biçiminin parçasıdır.
Mezhep, savaşta seferberlik ve dış müdahale aracına dönüştü. Suudi destekli Selefîlik ile İran destekli Husi söylemi, tarih boyunca geçirgen kalan Zeydî-Şafiî sınırını sertleştirdi. Husiler; Zeydî ihya hareketinden doğan, devlet baskısı içinde askerîleşen, Salih düzeninin çözülmesinden yararlanarak iktidara yürüyen ve İran desteğiyle bölgesel kapasite kazanan yerli bir siyasî-askerî kuvvettir.
Babülmendep ve Akışların Egemenliği
Yemen’in bugünkü kıymet ve ehemmiyeti, küresel dolaşımı etkileme kapasitesinden doğar. Babülmendep, Aden Körfezi’ni Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’i Süveyş üzerinden Akdeniz’e bağlar. Aynı deniz sisteminin güney kapısındaki tehdit, kuzey kapısının iktisadî değerini doğrudan etkiler.
Boğaz, enerji taşımacılığı ve Asya-Avrupa konteyner trafiği bakımından kritik bir geçittir. 2023’te Babülmendep’ten geçen petrol ve petrol ürünleri günlük yaklaşık 8,7 milyon varil düzeyindeydi; Kızıldeniz saldırıları sonrasında 2024’ün ilk sekiz ayında ortalama yaklaşık 4 milyon varile geriledi. Rota değişikliği gemileri Ümit Burnu’na yöneltti. UNCTAD, 2024 ortasında Kızıldeniz ve Panama kaynaklı sapmaların küresel gemi talebini yüzde 3, konteyner gemisi talebini yüzde 12 artırdığını bildirdi. Sayılar, dar bir coğrafyadaki tehdidin dünya filosunun kapasite hesabını değiştirebildiğini gösterir.
Afrika çevresinden seyir mesafeyi, yakıt tüketimini, personel giderini ve teslim süresini artırır. Aynı gemi yılda daha az sefer yapar; konteynerlerin denizde kalış süresi, işletme sermayesi ve stok ihtiyacı büyür. Bir füzenin tesiri böylece fabrika takvimine, gıda fiyatına ve sokaktaki enflasyona kadar uzanır.
Sigorta bu sürecin görünmeyen siyasî kurumudur. Savaş riski primi yükseldiğinde geçit fizikî olarak açık kalsa bile ticarî bakımdan daralır; risk algısı şirketlerin güzergâh kararını değiştirmeye yeter. Yol üzerindeki nüfuz, geçişin sigorta edilebilirliğini ve finansman şartlarını etkileyebilme kudretini de kapsar. Kızıldeniz kıtalararası veri kablolarının da ana koridorlarından biridir. Savaş ortamı onarım gemilerinin hareketini, sigortayı ve ekiplerin erişimini zorlaştırır; enerji, ticaret ve veri aynı dar coğrafyada birleşir.
Husilerin deniz baskısı klasik donanmaya dayanmamaktadır. Gemisavar ve balistik füzeler, insansız hava ve deniz araçları, mayınlar ve gemiye çıkma operasyonları asimetrik bir tehdit oluşturur. Görece düşük maliyetli sistemler, yüksek değerli gemileri ve küresel ticaret programını baskı altında tutar. 2023 Gazze savaşıyla ilişkilendirilen saldırılar Husilere bölgesel görünürlük sağladı ve hedefleme ölçütlerinin belirsizliği bütün güzergâh için risk üretti.
İran zaviyesinden Yemen, Hürmüz’ün ötesinde ikinci bir deniz baskı sahasıdır. İran kendi coğrafyasıyla Hürmüz’e, Husi ortaklığıyla Babülmendep’e temas ederek rakiplerini iki ayrı enerji ve ticaret kapısında tedbir almaya zorlar. Suudi Arabistan sınır güvenliğine, İsrail füze tehdidine, Amerika ise deniz yolunun açık tutulmasına kaynak ayırır.
1997, Soğuk Savaş sonrasındaki Amerikan stratejik yeniden tarifinin işaretlerinden biridir. O yıl yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Dört Yıllık Savunma İncelemesi; ileri konuşlanma, stratejik hareketlilik ve bölgesel krizlere müdahale kabiliyetini yeni şartlar altında sistemleştirdi. Gemi, boğaz, sigorta, finans, veri kablosu ve limanı besleyen lojistik ağ aynı stratejik bütünün parçaları hâline geldi. ABD’nin üstünlüğü, geçişin askerî, mali, hukukî ve teknolojik şartlarını etkileyebilme kudretinden doğar.
Yemen, USS Cole saldırısından El Kaide operasyonlarına ve Husi deniz saldırılarına kadar Amerikan güvenlik siyasetinin farklı dönemlerini yaşadı. Aktörler değişti; Babülmendep ile Aden Körfezi’nin güvenliği ana mesele olarak kaldı. Askerî kuvvet ticarî geçişi koruyabilir; kıyıdaki temsil, gelir paylaşımı ve kamu düzeni sorunları ise siyasî çözüm ister.
Suudi Arabistan, doğudaki petrol sahalarını Yenbu’ya bağlayan Doğu-Batı Boru Hattı sayesinde Hürmüz riskini kısmen aşabilir. Yenbu’dan çıkan sevkiyatın güney ve doğu pazarlarına ulaşması ise Kızıldeniz güvenliğine bağlıdır. Husi tehdidi bu alternatifin maliyetini yükseltirken Riyad’ın siyasî çıkış arayışını da güçlendirmektedir.
İsrail açısından Eilat, Akdeniz dışındaki deniz kapısıdır. Husi füze ve insansız hava aracı saldırıları Yemen’i İsrail’in doğrudan güvenlik çevresine taşımaktadır. Afrika Boynuzu aynı sistemin karşı kıyısını oluşturur; Cibuti’de birçok ülkenin askerî üs bulundurması Babülmendep’in dünya siyasetindeki yerini gösterir.
Türkiye-Yemen münasebeti Osmanlı mirası, askerî hafıza ve insani yakınlıkla güçlü bir tarihî zemine sahiptir; güncel siyaset bu birikimi stratejik bir çerçeveye taşımayı gerektirir. Babülmendep’teki her kesinti Türk ihracatının süresini, navlununu, sigorta maliyetini ve Süveyş üzerinden Avrupa-Asya bağlantısını etkiler. Somali’deki askerî, diplomatik ve ekonomik varlık da Aden Körfezi’nin iki yakasını aynı stratejik harita içinde düşünmeyi zaruri kılar. Türkiye’nin Yemen’in birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne dayanan yaklaşımı; arabuluculuk, insani yardım, sağlık, eğitim, ulaştırma ve kamu kurumlarının yeniden inşasıyla somutlaşabilir.
Yemen’in önünde fiilî parçalanma, gevşek federal düzen, kuzey-güney ayrılığı ve kapsamlı güç paylaşımı ihtimalleri bulunur. Kalıcı çözüm; Husilerin fiilî gücünü, güneyin siyasî talebini, Hadramut ile doğu vilayetlerinin kaynak beklentisini, ordu ve gelir paylaşımını aynı mutabakat içinde ele almak zorundadır. Kurulacak barış, Yemen halkına huzur sağlarken Babülmendep, Süveyş, enerji piyasaları, sigorta, veri ve küresel ticaret için daha düşük maliyetli bir güvenlik düzeni üretecektir.
Dağın, Suyun ve Yolun Muhasebesinde Yemen
Yemen’in tarihi, coğrafyanın topluma sunduğu imkân ile yüklediği maliyet arasındaki uzun muhasebedir. Dağ mahallî kimlikleri ve direnme kudretini, su teşkilatlanma ve uzlaşma ihtiyacını, yol zenginlik, temas ve dış müdahaleyi üretmiştir. Sebe’den Himyer’e, Resûlîlerden Osmanlılara, İngiliz sömürge idaresinden iki Yemen’e ve Husi iktidarına kadar siyasî yapılar bu üç kuvvetin açtığı sahada şekillenmiştir.
Sebe suyu ve kervan yollarını, Himyer siyasî birliği ve deniz bağlantılarını, Resûlîler Aden ticaretini, Osmanlılar Hicaz ile Kızıldeniz güvenliğini, İngiltere Hindistan yolunu gözetti. Sovyetler Aden ile Hint Okyanusu’na, Suudi Arabistan güney sınırına, İran Babülmendep üzerinden bölgesel baskı imkânına yöneldi. Yemen’e uzanan her büyük güç, toprağın açıldığı dünyayı hedef aldı.
1990 birliği iki bayrağı aynı devlet çatısı altında topladı; orduları, gelir ağlarını ve siyasî hafızaları kaynaştıramadı. 1994 savaşı coğrafi bütünlüğü korurken ortaklık fikrini aşındırdı. Husi hareketi devlet boşluğu, Zeydî hafıza ve Saada’nın çevreye itilmesi içinden doğdu; İran desteği menzilini ve teknolojik kapasitesini büyüttü.
Babülmendep, Yemen’in iç krizini dünya düzenine bağlayan kapıdır. Buhur, kahve ve kervanın yerini petrol, konteyner, veri kablosu ve sigorta almıştır. Vasıtalar değişmiş; geçişi denetleyen, koruyan veya maliyetlendiren gücün yolun kullanıcıları üzerinde nüfuz kurduğu tarihî kaide yaşamıştır.
Yemen’in asıl meselesi, coğrafyasının ürettiği stratejik kıymeti halkın refahına ve müşterek devlet düzenine tahvil edecek siyasî aklı kurmaktır. Böyle bir düzen suyu, toprağı ve geliri kurala bağlamalı; kuzeyin, güneyin ve doğunun temsilini sağlamalı; silahlı yapıları müşterek kamu otoritesi içinde nizama kavuşturmalıdır. Türkiye bakımından Yemen, tarihî hatıra ve insani sorumlulukla birlikte bir Kızıldeniz stratejisi meselesidir; tarihî bağ diplomatik güvene, güven kurumsal ortaklığa, ortaklık barış ve yeniden inşaya tahvil edilmelidir.
Ez cümle, Yemen Afrika ile Asya’nın, Hint Okyanusu ile Akdeniz’in, Hürmüz ile Süveyş’in, enerji ile verinin kesiştiği ana ülkelerden biridir. Dağlarında doğan kuvvet kıyıya, kıyıdaki baskı Babülmendep’e, oradaki risk dünya ekonomisinin merkezlerine kadar ulaşır.
Yemen’in geleceği, jeopolitik ağırlığını kalıcı devlet kudretine dönüştürme kabiliyetinde düğümlenmektedir. Yazının başlangıcında atıfta bulunduğumuz meşhur türkünün hafızamıza bıraktığı gibi Yemen’in yolu yokuştur; bu yokuş dağlarında, geçitlerinde ve sarp vadilerinde olduğu kadar tarihinin, toplumunun ve siyasetinin içinde de uzanır. Binyıllar boyunca dağları mukavemet, yolları temas, geçitleri kudret üretmiştir. Yemen’in önündeki asıl vazife, asırlardır tırmandığı bu uzun yokuşu müşterek menzile bağlayacak devlet aklını kurmaktır. Geleceği tayin edecek ölçü, yolun kimin iradesiyle ve hangi menzile doğru aşılacağıdır.