15 Mart 2026 13:21
Türkiye–İran İlişkilerinde Rekabet ve Zaruri Temasın Ürettiği Stratejik Denge

Anadolu ile İran platosu arasında tarih boyunca yaşanan mücadeleler, kalıcı bir fetih düzeni kurmaktan ziyade iki köklü devlet geleneğinin sınırlarını tahkim eden bir denge üretmiştir. Bu geniş coğrafyada ordular defalarca karşı karşıya gelmiş, şehirler el değiştirmiş, imparatorluklar zaman zaman birbirlerinin iç bölgelerine kadar ilerlemiştir; ancak bütün bu askerî hareketlilik, taraflardan birinin diğerini kalıcı biçimde işgal ve ilhak etmesine imkân tanımamıştır. Bu durumun izahı yalnızca siyasî yahut askerî güç dengeleriyle sınırlı olmayıp; mesele, coğrafyanın dayattığı yapısal şartlar ile tarih boyunca teşekkül etmiş iki ayrı devlet havzasının karşılıklı mukavemetinden doğan daha derin ve sofistike bir jeopolitik dengeye işaret etmektedir.
Doğu Anadolu yüksekliği ile Zagros dağ kuşağının oluşturduğu geniş eşik, Anadolu havzası ile İran platosu arasında hem temas hem de ayrışma üreten güçlü bir doğal bariyer vazifesi görür. Bu coğrafi yapı, iki bölgede teşekkül eden siyasî yapıların zaman zaman birbirlerinin sahasına nüfuz etmesine izin verse de ve fakat bu nüfuzun kalıcı bir bütünleşmeye dönüşmesini engellemiştir. Nitekim tarih boyunca yaşanan mücadeleler, bu iki havza arasında mutlak bir hâkimiyetten çok, sınırların ve etki alanlarının mütemadiyen yeniden tanımlandığı bir denge düzeni ortaya çıkarmıştır.
Bu doğal eşik yalnızca siyasî sınırların oluşumunu etkilememiş, iki dünyanın tarihsel yönelimlerini de şekillendirmiştir. İran platosu, jeopolitik olarak Orta Asya ve iç Asya havzalarıyla daha sıkı bağlar kuran bir yönelim geliştirmiş; Anadolu ise Akdeniz, Balkanlar ve Avrupa dünyasıyla temas içinde kalmıştır. İran’ın tarih boyunca batı dünyasıyla sınırlı bir entegrasyon kurabilmesi, Türkiye’nin ise doğu dünyasına doğru kalıcı bir eksen kayması yaşamaması, salt kültürel tercihlerle açıklanamaz. Bu farklı yönelimlerin arkasında, iki coğrafyayı birbirinden ayıran bu güçlü doğal bariyerin tayin edici tesiri vardır.
Öte yandan Anadolu ile İran arasındaki hat yalnızca bir ayrışma çizgisi olarak telakki edilemez; aynı zamanda büyük güç rekabetlerinin en hassas temas sahalarından biri olagelmiştir. İki tarafta güçlü devlet yapıları teşekkül ettiğinde —Roma ile Pers, Sâsânî ile Bizans ve nihayet Osmanlı ile Safevî örneklerinde görüldüğü üzere— bu hat, geçişkenliği sınırlayan ve karşılıklı nüfuz imkânlarını daraltan bir jeopolitik bariyer mahiyeti kazanmıştır. Osmanlı ile Safevî devletleri arasında uzun yıllara yayılan rekabet bunun en açık misallerinden biridir. Safevî devletinin İran platosunda kurumsallaşması, Osmanlı’nın doğu sınırında yalnızca siyasî ve askerî bir rakip doğurmamış; aynı zamanda Anadolu ile İran arasındaki insan ve nüfus akışını önemli ölçüde tahdit eden sosyopolitik bir sınır düzeni ortaya çıkarmıştır.
Orta Çağ dünyasında bir devletin kudreti büyük ölçüde insan kaynağıyla ölçülürdü; kanaatimce bu kaide bugün de esas itibarıyla cari olmayı sürdürmektedir. Orduların büyüklüğü, üretim kapasitesi ve idarî teşkilatın genişliği, nihayetinde nüfusun hem kemiyetine hem niteliğine dayanırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde Balkanlar ile Anadolu arasında tesis ettiği geniş insan sirkülasyonu, imparatorluğun askerî ve idarî kudretinin başlıca dayanaklarından birini teşkil ediyordu. İran platosunda Safevî devletinin güç kazanması ise Asya’nın derinliklerinden gelen doğu hattındaki nüfus hareketlerini önemli ölçüde tahdit ederek Osmanlı’nın ihtiyaç duyduğu insan kaynağını genişletme imkânını daraltmıştır. Böylece Osmanlı’nın Avrupa’da genişlediği bir evrede doğu sınırında adeta güçlü ve kalıcı bir set zuhur etmiş; bu durum imparatorluğun insan kaynağı damarlarının daralması yer yer de tıkanması manasına gelmiştir. Nitekim bu demografik daralma, Osmanlı’nın uzun vadeli güç kaybını besleyen âmillerden biri olarak telakki edilmiştir.
Burada meselenin yalnızca tarihsel rekabet yahut doğal sınır tartışmasıyla mahdut olmadığını özellikle hatırlamak gerekir. Dünya nüfusunun mekânsal dağılımı incelendiğinde son derece belirgin bir asimetri göze çarpar. Muson iklim kuşağının belirlediği Asya-Pasifik havzası, yüksek rutubetli tarım alanlarının sağladığı üretim kapasitesi sayesinde yüzyıllar boyunca yoğun insan topluluklarını barındırmış ve bugün de küresel nüfusun büyük kısmını üzerinde taşımaktadır. Buna mukabil Avrupa, sanayi devrimi ve yüksek üretkenlik seviyesine rağmen tarihsel olarak daha sınırlı bir demografik hacme sahiptir.
Bu dengesizlik yalnızca bugünün meselesi değildir. Önümüzdeki yarım asır boyunca iklim değişikliği, kuraklık, su ve gıda stresi, bölgesel savaşlar ve çevresel kırılmalar sebebiyle Asya havzalarında daha güçlü bir beşerî hareketlilik basıncının birikmesi beklenmektedir. Uluslararası kuruluşların projeksiyonları kesin bir Asya–Avrupa rakamı vermese de yalnızca iklim kaynaklı yer değiştirmelerin dahi önümüzdeki on yıllarda yüz milyonlarca insanı hareketlendirebileceğini ve bunun Avrupa istikametinde kümülatif bir göç baskısı doğurabileceğini göstermektedir.
Demografik ve iktisadî basınçlar arttığında insan hareketliliğinin boşluk araması neredeyse fiziksel bir kaide gibi işler. Bir kap boşaldığında başka bir yerden dolmasının kaçınılmaz oluşu gibi, nüfus ve üretim fazlası da kendine yeni sahalar arar. İşte Anadolu ile İran arasındaki eşik bu noktada yalnızca coğrafî bir sınır olarak telakki edilemez; Asya’nın demografik yoğunluğu ile Avrupa’nın görece seyrek nüfusu arasında tarih boyunca işleyen stratejik bir denge hattı mahiyeti taşır. Bu hat, bir taraftan nüfus ve güç akışlarını sınırlayan bir set üretirken diğer taraftan göç, ticaret ve kültürel etkileşimi düzenleyen bir geçit vazifesi görür. Dolayısıyla Anadolu–İran eşiği yalnızca coğrafyanın dayattığı bir sınırlama olarak okunmamalı; doğru yönetildiğinde Avrasya’nın demografik basıncını düzenleyen ve büyük ölçekli beşerî hareketleri kontrol edebilen stratejik bir kapı hüviyetinde değerlendirilmelidir
Bu demografik ve jeopolitik çerçevenin tarih sahnesindeki ilk büyük siyasî tezahürü, Anadolu ile İran platosu arasındaki güç mücadelesinin imparatorluk ölçeğinde kurumsallaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Zira büyük demografik havzalar ile stratejik geçitler arasında kurulan temas hatları, tarih boyunca yalnızca ticaret yollarını değil aynı zamanda devletlerin güvenlik mimarisini de tayin etmiştir. Anadolu ile İran arasındaki eşik de bu bakımdan sıradan bir sınır hattı olmaktan ziyade; Asya’nın iç havzaları ile Akdeniz dünyası arasında güç projeksiyonlarının karşı karşıya geldiği bir jeopolitik temas sahasıdır.
Bu eşik üzerinde ortaya çıkan ilk büyük siyasî form, Osmanlı ile Safevî devletleri arasındaki rekabetle şekillenmiştir. On altıncı yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu rutinin dışına çıkarak batıdan doğuya doğru genişlerken Safevî Devleti İran platosunda güçlü bir merkez kurmuş ve kısa süre içinde Anadolu’nun doğusundan Mezopotamya’ya uzanan geniş bir etki sahası oluşturmuştur. Böylece Anadolu ile İran arasındaki kadim jeopolitik hat, ilk defa iki güçlü imparatorluğun doğrudan karşı karşıya geldiği bir sınır hattına dönüşmüştür. Bu karşılaşma yalnızca iki devlet arasında bir sınır mücadelesi üretmemiş; aynı zamanda bölgenin siyasî dengelerini ve mezhepsel haritasını da köklü biçimde etkilemiştir. Osmanlı ile Safevî arasında yaşanan uzun savaşlar, Ortadoğu’nun güç mimarisini belirleyen ilk büyük jeopolitik mücadelelerden biri olarak tarihe geçmiştir.
Bununla birlikte bu mücadele hiçbir zaman mutlak bir imha savaşına dönüşmemiştir. Zaman içinde taraflar, karşılarındaki siyasî yapıyı bütünüyle ortadan kaldırmanın hem mümkün hem de rasyonel olmadığını idrak etmiş; rekabeti yönetilebilir bir sınır düzeni içinde tutan bir denge tesis etmiştir. 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, bu dengenin en belirgin ve kurumsal ifadesi olarak tarihe geçmiştir. Bu antlaşmayla tespit edilen sınır hattı, küçük değişiklikler dışında günümüze kadar büyük ölçüde muhafaza edilmiştir. Nitekim modern çağın en istikrarlı sınırlarından biri olarak kabul edilen Türkiye–İran sınırı, iki devletin tarihsel rekabeti yönetme kabiliyetinin kurumsallaşmış bir neticesi olarak okunmalıdır.
Osmanlı ve Safevî imparatorluklarının ortadan kalkması bu dengeyi tamamen ortadan kaldırmamış, bilakis farklı siyasî formlar içinde varlığını sürdürmesine yol açmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Ankara, ulus-devlet temelli yeni bir siyasî model benimserken İran yirminci yüzyıl boyunca monarşik bir düzen içinde varlığını devam ettirmiştir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerde asıl kırılma 1979 İran Devrimi ile ortaya çıkmıştır. Devrim yalnızca İran’ın iç siyasî sistemini değiştirmemiş; aynı zamanda Tahran’ın bölgesel rolünü ve dış politika anlayışını ideolojik bir çerçeve içinde yeniden tanımlamıştır.
İran İslam Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışı, bölgesel güç dengelerinde yeni bir stratejik paradigma üretmiştir. Devrim sonrasında İran, klasik anlamda yalnızca sınırlarını muhafaza etmeye odaklanan bir devlet gibi davranmamış; ideolojik etki alanları tesis etmeyi hedefleyen ve bölgesel siyasette aktif rol üstlenen bir aktöre dönüşmüştür. Bu çerçevede başta Irak, Suriye ve Lübnan olmak üzere bölgenin muhtelif sahalarında teşekkül eden vekil ağları, İran’ın bölgesel stratejisinin başlıca araçlarından biri hâline gelmiştir. Böylece Tahran, doğrudan askerî genişleme yerine nüfuz alanlarını dolaylı vasıtalarla tahkim eden bir güvenlik mimarisi geliştirmiştir.
Türkiye ise aynı dönemde farklı bir stratejik istikamet takip etmiştir. Ankara’nın dış politikası, ideolojik genişleme arayışlarından ziyade güvenlik ve Cumhuriyet’in kurucu dış politika kaidesi olan “yurtta sulh, cihanda sulh” doktrininin iktizasınca ekonomik bağlantısallık ve bölgesel istikrar hedefleri üzerine bina edilmiştir. NATO üyeliği, Avrupa ile tesis edilen ilişkiler ve Batı kurumlarıyla geliştirilen bağlar, Türkiye’nin uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen başlıca sütunlar arasında yer almıştır. Bununla birlikte Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’nin dış politikasında yeni bir hareket alanı doğurmuş; Ankara giderek daha bağımsız ve çok yönlü bir stratejik yaklaşım geliştirmeye yönelmiştir. Özellikle 2002 sonrasında bu yönelim belirgin bir ivme kazanmış, Türkiye Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya havzalarında daha görünür, daha etkin ve bölgesel dengeleri etkileyebilen bir aktör hüviyeti kazanmıştır.
Bu noktada Türkiye ile İran arasındaki stratejik yaklaşım farkı daha belirgin hâle gelmektedir. İran, güvenliğini büyük ölçüde ideolojik nüfuz alanları ve vekil aktörler üzerinden inşa eden bir model geliştirmiştir. Türkiye ise devletler arası ilişkiler, ekonomik entegrasyon ve gümrük ve ulaşım ağları üzerinden bölgesel etki üretmeye yönelmiştir. Bu iki yaklaşımın aynı coğrafyada kesişmesi zaman zaman iş birliği alanları doğursa da çoğu durumda rekabet üretmiştir.
Dolayısıyla Türkiye–İran ilişkilerini yalnızca diplomatik söylemler yahut dönemsel krizler üzerinden okumak kifayetsiz kalacaktır. Bu ilişki, tarihsel süreklilik, devlet geleneği ve jeopolitik zaruretlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı sergiler. Ankara ile Tahran arasında zaman zaman yakınlaşma yaşansa da iki ülkenin bölgesel düzen tasavvurları büyük ölçüde farklıdır. Bu sebeple Türkiye–İran ilişkileri çoğu zaman dostluk yahut düşmanlık gibi basit kategorilerle açıklanamaz; daha ziyade rekabet ile zaruri iş birliğinin iç içe geçtiği karmaşık bir stratejik dengeyi ifade eder.
Türkiye–İran İlişkilerinin Genel Karakteristiği
Yukarıda ana hatlarıyla ortaya konulan tarihsel ve jeopolitik çerçeve, Türkiye ile İran arasındaki ilişkinin neden klasik diplomatik kategorilerle açıklanmakta zorlandığını da göstermektedir. Bu iki ülke ne birbirini tamamlayan tabiî müttefiklerdir ne de sürekli çatışma hâlinde bulunan iki düşmandır. Daha isabetli yaklaşım, bu ilişkiyi rekabet ile zaruri temasın iç içe geçtiği sürekli bir stratejik denge hâli olarak okumaktır. Ankara ile Tahran arasındaki ilişki, basit bir yakınlaşma–gerilim ekseninden ziyade iş birliği ile rekabetin eş zamanlı biçimde var olduğu ve zaman zaman örtüşen zaman zaman ayrışan çıkarların şekillendirdiği karmaşık bir ilişki düzeni içinde ilerlemektedir.
Bu denge büyük ölçüde iki farklı bölgesel stratejinin karşılaşmasından doğmaktadır. İran, güvenlik mimarisini sınırlarının ötesinde kurmaya yönelen bir nüfuz stratejisi geliştirmiştir. Tahran, doğrudan askerî genişleme yerine bölgesel etki alanları üzerinden güvenlik üretmeye çalışan bir model benimsemiş; bu çerçevede çeşitli bölgesel aktörlerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla Levant’tan Irak’a uzanan geniş bir nüfuz hattı tesis etmeye yönelmiştir. Böylece İran’ın güvenlik anlayışı coğrafi sınırlarının ötesinde şekillenen bir etki alanı mantığına dayanır hâle gelmiştir.
Türkiye ise aynı coğrafyada farklı bir stratejik yaklaşım geliştirmiştir. Ankara’nın bölgesel politikası ideolojik nüfuz üretiminden ziyade devlet merkezli güvenlik, ekonomik bağlantısallık ve ulaştırma ağları üzerinden etki üretme mantığı üzerine kuruludur. Türkiye için sınır güvenliği, ticaret yollarının emniyeti, enerji hatlarının sürekliliği ve bölgesel istikrarın korunması temel önceliklerdir. Bu nedenle Ankara’nın bölgesel nüfuz üretme biçimi çoğu zaman diplomasi, ticaret, ulaştırma koridorları ve gerektiğinde sınırlı askerî kapasite kullanımı üzerinden ortaya çıkmaktadır.
Bu iki stratejik yaklaşımın aynı jeopolitik sahalarda kesişmesi Türkiye ile İran arasında kaçınılmaz biçimde rekabet üretmektedir. Özellikle Irak, Suriye ve Güney Kafkasya sahaları bu rekabetin en yoğun hissedildiği alanlar olarak öne çıkmaktadır. Bu bölgeler yalnızca iki ülkenin güvenlik kaygılarının kesiştiği alanlar değil; aynı zamanda Avrasya jeopolitiğinin kritik geçiş hatları üzerinde yer alan sahalardır. Dolayısıyla bu bölgelerde ortaya çıkan her gelişme Türkiye ile İran arasındaki stratejik dengeyi doğrudan etkilemektedir.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişki yalnızca rekabet üzerinden tanımlanamaz. Coğrafi yakınlık, ekonomik temas ve bölgesel krizlerin doğurduğu ortak sorunlar Türkiye ile İran’ı sürekli temas hâlinde kalmaya mecbur bırakmaktadır. Enerji ticareti, sınır güvenliği, kaçakçılıkla mücadele ve göç yönetimi gibi başlıklar Ankara ile Tahran arasında zorunlu bir iş birliği zemini oluşturmaktadır. Bu nedenle iki ülke arasındaki diplomatik kanallar hiçbir zaman tamamen kapanmamış, hatta en gergin dönemlerde dahi iletişim sürdürülmüştür.
Sonuç itibarıyla Türkiye–İran ilişkileri, rekabet ile zaruri iş birliğinin iç içe geçtiği bir stratejik denge düzeni olarak okunmalıdır. Bu dengeyi ayakta tutan en önemli unsur ise karşılıklı kapasite bilincidir. Türkiye ile İran, tarih boyunca birbirlerini tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını tecrübe etmiş iki devlettir. Bu nedenle rekabet çoğu zaman doğrudan çatışmaya dönüşmeden yönetilmiş; taraflar zaman zaman sert söylemler kullansalar da stratejik kopuşlardan kaçınmıştır.
Bu çerçevede modern dönemde Türkiye–İran ilişkilerinin seyrini belirleyen temel mesele, iki ülkenin aynı jeopolitik havzada ortaya çıkan kriz alanlarını nasıl yönettiğidir. Irak, Suriye ve Güney Kafkasya sahaları, bu stratejik ilişkinin hem rekabet hem de temas boyutlarını en açık biçimde ortaya koyan başlıca alanlar olarak dikkat çekmektedir.
Türkiye–İran İlişkilerinin Hassasiyet Noktaları
Anadolu ile İran platosu arasındaki ilişki, Avrasya jeopolitiğinin en eski ve en süreklilik gösteren denge sistemlerinden birinin modern tezahürü olarak okunabilir. Bu iki coğrafi havza tarih boyunca yalnızca iki devletin karşı karşıya geldiği bir sınır alanı değil; Asya’nın iç havzaları ile Akdeniz dünyası arasında güç projeksiyonlarının kesiştiği bir temas sahası olmuştur. Bu nedenle Türkiye ile İran arasındaki ilişki, klasik anlamda dostluk veya düşmanlık kategorileriyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir karakter taşır. Daha isabetli yaklaşım, bu ilişkiyi rekabet ile zaruri temasın iç içe geçtiği bir jeopolitik denge düzeni olarak değerlendirmektir.
Bu rekabet dağınık bir karakter göstermez; belirli sahalarda yoğunlaşan hassasiyet alanları etrafında şekillenir. Söz konusu alanlar yalnızca iki ülkenin dış politika tercihlerini belirlemekle kalmaz; aynı zamanda Ortadoğu ve Avrasya jeopolitiğinin nasıl şekilleneceğini de doğrudan etkiler. Bu sebeple Türkiye–İran ilişkilerini anlamak, diplomatik temasları izlemekten ziyade rekabetin yoğunlaştığı bu fay hatlarını ve işleyiş mantığını kavramayı gerektirir.
Bu fay hatlarının başında Suriye sahası gelmektedir. Suriye krizi, Türkiye ile İran’ın bölgesel stratejilerinin en açık biçimde karşı karşıya geldiği alanlardan biridir. İran açısından Suriye yalnızca bir müttefik devlet değildir; Tahran’ın Levant’a uzanan bölgesel güvenlik mimarisinin merkezî halkalarından biridir. Şam yönetiminin ayakta kalması, İran’dan Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan stratejik hattın muhafazası anlamına gelir. Bu sebeple İran, Suriye krizinin başlangıcından itibaren Esad rejiminin ayakta tutulmasını stratejik bir zaruret olarak görmüş ve sahada askerî, siyasî ve lojistik destek sağlayarak bu hattı muhafaza etmeye yönelmiştir.
Türkiye ise Suriye meselesine farklı bir stratejik perspektiften yaklaşmıştır. Ankara için Suriye krizi öncelikle sınır güvenliği, kitlesel göç baskısı ve terör tehdidi ile doğrudan bağlantılı bir ulusal güvenlik meselesidir. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan silahlı yapılanmalar Türkiye açısından kabul edilemez bir güvenlik riski üretmiştir. Bu nedenle Türkiye, Suriye sahasında doğrudan askerî operasyonlara başvurmuş ve sınır hattında yeni bir güvenlik mimarisi tesis etmeye yönelmiştir.
Bu iki stratejik yaklaşımın aynı sahada kesişmesi kaçınılmaz biçimde yapısal bir rekabet üretmektedir. Diplomatik platformlarda zaman zaman iş birliği mümkün olsa da sahadaki stratejik öncelikler çoğu durumda örtüşmemektedir. Günümüzde Suriye, tek merkezli bir devlet yapısından ziyade çok aktörlü bir güç alanına dönüşmüş durumdadır. İran bu sahada yıllar içinde kurduğu askerî ve siyasî nüfuz ağlarını muhafaza etmeye çalışırken; Türkiye sınır güvenliği, göç baskısı ve terör tehdidi üzerinden şekillenen bir güvenlik düzeni kurmaya yönelmektedir. Bu nedenle Suriye sahası Türkiye ile İran arasındaki rekabetin en hassas ve en değişken temas alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.
Benzer bir rekabet mantığı Irak sahasında da görülmektedir. Irak hem Türkiye hem de İran açısından güvenlik, ekonomi ve bölgesel nüfuz bakımından kritik bir ülkedir. İran, Bağdat’taki Şii siyasî aktörler ve çeşitli milis ağları üzerinden Irak siyasetinde önemli bir etki alanı tesis etmiştir. Bu etki yalnızca siyasî ağırlık anlamına gelmez; aynı zamanda İran’ın bölgesel güvenlik mimarisinin mühim bir unsuru olarak işlev görür. Bununla birlikte Irak iç siyasetindeki parçalı yapı ve Şii gruplar arasındaki rekabet, İran’ın bu nüfuzunun mutlak bir kontrol anlamına gelmediğini de göstermektedir.
Türkiye açısından Irak sahası daha çok sınır güvenliği, enerji ilişkileri ve ekonomik bağlantılar bağlamında önem taşımaktadır. Kuzey Irak’taki PKK varlığı hâlihazırda Türkiye’nin Irak politikasını belirleyen başlıca unsurlardan biridir. Bu nedenle Türkiye sınır ötesi operasyonlarla bir güvenlik kuşağı oluşturmayı hedeflemekte ve Irak’ın kuzeyindeki güvenlik mimarisini doğrudan etkilemektedir. Bunun yanında Türkiye’nin Irak ile geliştirdiği enerji ve ticaret ilişkileri ile gündeme gelen Kalkınma Yolu projesi, Ankara’nın Irak sahasına yalnızca güvenlik perspektifiyle yaklaşmadığını; aynı zamanda jeoekonomik bir bağlantısallık stratejisi kurduğunu göstermektedir. Bu çerçevede İran’ın nüfuz ağları ile Türkiye’nin güvenlik ve bağlantısallık odaklı yaklaşımı aynı sahada kesişmekte ve örtük bir rekabet üretmektedir.
Bir diğer hassasiyet alanı Kürt jeopolitiğidir. Türkiye açısından Kürt meselesi iç politika başlığı olmanın ötesinde bölgesel güvenlik meselesidir. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan silahlı yapılanmalar Türkiye’nin güvenlik stratejisini doğrudan etkilemektedir. İran da benzer şekilde kendi sınırları içinde Kürt hareketleriyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu sebeple iki ülke zaman zaman bu meselede örtük bir koordinasyon geliştirebilmekte, ancak bölgesel dengeler değiştikçe öncelikler farklı yönlere evrilebilmektedir.
Güney Kafkasya ise son yıllarda hassasiyetin hızla arttığı bir başka sahadır. Karabağ savaşından sonra ortaya çıkan yeni jeopolitik tablo bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirmiştir. Türkiye’nin Azerbaycan ile kurduğu güçlü stratejik ilişki ve ulaştırma hatları üzerinden geliştirdiği bağlantısallık politikası İran tarafından dikkatle izlenmektedir. Özellikle Zengezur koridoru etrafında şekillenen tartışmalar Güney Kafkasya’yı Türkiye ile İran arasındaki stratejik hassasiyet alanlarından biri hâline getirmiştir. Türkiye açısından bu hat Orta Koridor’un güçlendirilmesi ve Avrasya bağlantılarının genişletilmesi anlamına gelirken; İran bu gelişmeleri kendi jeopolitik konumu ve bölgesel bağlantı ağları açısından dikkatle değerlendirmektedir.
Enerji ve ulaştırma koridorları da bu rekabetin mühim boyutlarından biridir. Türkiye, Avrasya ile Avrupa arasında bir enerji ve ticaret merkezi olma hedefi doğrultusunda Orta Koridor başta olmak üzere çeşitli ulaştırma ve enerji projeleri geliştirmektedir. İran ise Kuzey–Güney Ulaştırma Koridoru gibi projeler üzerinden kendi coğrafi konumunu bölgesel ticaret ağlarının önemli merkezlerinden biri hâline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle ulaştırma koridorları ve enerji hatları iki ülke arasında stratejik rekabet alanları olarak öne çıkmaktadır.
Bütün bu başlıklar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye–İran ilişkilerinin neden böylesine karmaşık bir yapı arz ettiği daha net görülmektedir. İki ülke aynı coğrafyada faaliyet gösteren, aynı kriz alanlarından etkilenen ve çoğu zaman aynı güç boşluklarına yönelen iki bölgesel aktördür. Bu sebeple rekabet kaçınılmazdır. Bununla birlikte coğrafi yakınlık, ekonomik temas ve güvenlik dengeleri iki ülkeyi sürekli temas hâlinde kalmaya da mecbur bırakmaktadır.
Son yıllarda Ortadoğu’da hızla değişen güç dengeleri bu mevcut dengeyi daha da hassas hâle getirmektedir. İran ile İsrail arasında artan gerilim ve ABD’nin bölgedeki güvenlik politikaları Ortadoğu’nun güç mimarisini yeniden şekillendirirken; Irak ve Suriye’deki kırılgan yapı ile Avrasya enerji, veri ve ulaştırma koridorları etrafında oluşan yeni rekabet alanları Türkiye ile İran arasındaki stratejik ilişkinin yeni boyutlar kazanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle Türkiye–İran ilişkilerinin bugünkü seyrini anlamak, yalnızca tarihsel rekabeti ve yapısal hassasiyetleri incelemekle iktifa etmez; aynı zamanda bölgedeki güncel güç mücadelesinin bu ilişkiyi nasıl yeniden şekillendirdiğini de hesaba katmayı gerektirir.
Güncel Gelişmeler Işığında Türkiye–İran İlişkisinde Kriz, Denge ve Stratejik Hesaplar
Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bugünkü seyrini anlamak için Ortadoğu’da son dönemde hızlanan jeopolitik gelişmeleri dikkate almak gerekir. Bölgesel güç dengeleri yeniden şekillenirken, Ankara ile Tahran arasındaki ilişki de yeni bir stratejik bağlam içinde değerlendirilmektedir. Özellikle İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıya geldiği gerilim vasatı yalnızca İran’ın iç ve dış politikasını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Türkiye’nin güvenlik çevresini, enerji akışlarını ve bölgesel ticaret hatlarını da doğrudan etkileyebilecek sonuçlar da üretebilecektir.
Ortadoğu’da son dönemde artan askerî gerilim, bölgesel sistemin ne derece kırılgan bir zeminde ilerlediğini daha açık biçimde ortaya koymuştur. İran’ın karşı karşıya bulunduğu askerî ve siyasî baskı, Tahran’ın bölgesel stratejisinin sürdürülebilirliği konusunda yeni tartışmalar doğururken; bu durum komşu ülkeler açısından da yeni belirsizlikler üretmektedir. Türkiye bakımından mesele yalnızca İran’ın yaşadığı kriz değildir. İran çevresinde ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlık, Türkiye’nin doğu sınırlarını, enerji güvenliğini ve Avrasya ticaret hatlarını doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin İran’a yönelik yaklaşımı çoğu zaman dışarıdan göründüğünden daha temkinli ve çok boyutlu bir karakter taşımaktadır. Ankara bir taraftan İran’a yönelik doğrudan askerî baskının bölgesel düzeni daha da kırılgan hâle getirebileceğini değerlendirmekte; diğer taraftan İran’ın bölgesel nüfuz stratejisinin ürettiği güvenlik sorunlarını da yakından takip etmektedir. Bu ikili yaklaşım, Türkiye’nin İran politikasının temel mantığını oluşturmaktadır. Ankara, İran’ın doğrudan hedef alındığı bu askerî müdahalenin Ortadoğu’yu daha geniş bir kaosa sürüklemesinden endişe ederken; İran’ın bölgesel rekabeti sertleştiren politikalarını da sınırsız biçimde kabullenmemektedir.
İran ile İsrail arasında son dönemde tırmanan gerilim ve en nihayetinde savaş, bu denge arayışını daha görünür hâle getirmiştir. Bölgesel bir çatışmanın geniş çaplı bölgesel veya küresel bir savaşa dönüşme ihtimali, Türkiye’nin diplomatik faaliyetlerini artırmasını zorunlu kılmaktadır. Ankara çeşitli uluslararası platformlarda gerilimin kontrol altında tutulması ve diplomatik kanalların açık kalması gerektiğini ilk günden itibaren vurgulamaktadır. Bu tutum yalnızca diplomatik bir tercih olarak değerlendirilmemelidir; bu aynı zamanda bölgesel istikrarı korumaya yönelik stratejik bir hesaplamanın sonucudur.
Türkiye açısından İran’ın Suriye’de olduğu üzere doğrudan askerî bir çöküş yaşaması veya uzun süreli bir iç istikrarsızlık sürecine girmesi ciddi güvenlik sorunları doğurabilir. Böyle bir senaryoda İran’ın batı bölgelerinde ortaya çıkabilecek otorite boşlukları yeni göç hareketlerini tetikleyebilir, sınır güvenliğini zorlaştırabilir ve bölgesel güç rekabetinin daha sert bir karakter kazanmasına yol açabilir. Bu nedenle Ankara, İran’ın zayıflamasından doğabilecek kontrolsüz sonuçların bölgeyi daha kırılgan hâle getirebileceğini değerlendirmektedir.
Bununla birlikte Türkiye’nin İran’a yönelik yaklaşımı yalnızca güvenlik hesaplarıyla sınırlı değerlendirilmemelidir. Ankara, İran ile ekonomik ilişkilerin sürdürülmesini de önemli görmektedir. Enerji ticareti, sınır ekonomisi ve bölgesel ulaşım hatları Türkiye ile İran arasındaki temasın önemli unsurları arasında yer almaktadır. Özellikle enerji alanındaki iş birliği, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin temel dayanaklarından biri olmayı sürdürmektedir.
Ancak bu ekonomik temaslar Türkiye ile İran arasındaki stratejik rekabeti ortadan kaldırmamaktadır. İki ülke arasındaki ilişki çoğu zaman eş zamanlı iş birliği ve rekabet biçiminde ilerlemektedir. Diplomatik diyalog kanallarının açık olduğu dönemlerde dahi bölgesel sahalarda rekabet devam edebilmektedir. Bu durum Türkiye–İran ilişkilerinin en belirgin özelliklerinden biridir.
Ortadoğu’da hızla değişen güç dengeleri bu karmaşık ilişkiyi daha hassas bir döneme taşımaktadır. İran’ın karşı karşıya bulunduğu dış baskının bölgesel güç mimarisini yeniden şekillendirme potansiyeli bulunmaktadır. Bu süreçte Türkiye’nin nasıl bir strateji izleyeceği yalnızca Ankara–Tahran ilişkileriyle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengesini de etkileyebilecek bir faktör hâline gelebilecektir.
Bu noktada temel soru şu olmalıdır: Ortadoğu’da hızla değişen jeopolitik dengeler içinde Türkiye ile İran arasındaki ilişki nasıl bir istikamete doğru evrilecektir?
Bu soruya cevap verebilmek için Türkiye–İran ilişkilerinin önümüzdeki dönemde alabileceği muhtemel yönelimleri ve ortaya çıkabilecek senaryoları değerlendirmek gerekir.
Türkiye–İran İlişkilerinin Geleceği ve Muhtemel Senaryolar- Stratejik İstikamet
Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca iki ülkenin diplomatik tercihleriyle sınırlı kalamayacak kadar derin ve sofistikedir. Bu ilişkinin yönünü belirleyen temel unsur, Ortadoğu’da şekillenmekte olan yeni güç dengeleridir. Bölgesel sistem uzun süredir derin bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Irak ve Suriye’de yaşanan devlet krizleri, Körfez bölgesinde değişen ittifaklar, İsrail ile İran arasındaki gerilim ve büyük güç rekabetinin Ortadoğu’ya yeniden taşınması, bölgesel düzenin henüz tamamlanmamış bir yeniden yapılanma sürecine girdiğini göstermektedir. Bu sebeple Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin geleceğini anlamak için bu geniş stratejik bağlamı dikkate almak gerekir.
Bu çerçevede Türkiye–İran ilişkilerinin önümüzdeki dönemde üç temel senaryo üzerinden şekillenmesi mümkündür.
Kontrollü Rekabet Senaryosu
En olası senaryo, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin mevcut karakterini büyük ölçüde koruduğu kontrollü rekabet modelidir. Bu modelde iki ülke arasındaki diplomatik kanallar açık kalır; ekonomik ilişkiler ve enerji ticareti sürer, ancak bölgesel sahalarda rekabet devam eder. Suriye, Irak ve Güney Kafkasya gibi bölgelerde Türkiye ile İran farklı stratejik hedefler izlemeyi sürdürebilir. Buna rağmen taraflar doğrudan çatışma riskinden kaçınarak rekabeti belirli sınırlar içinde tutmaya çalışacaktır. Bu durum tarihsel tecrübeyle de uyumludur. Osmanlı–Safevî döneminden itibaren iki devletin geliştirdiği denge siyaseti, modern dönemde farklı araçlarla varlığını sürdürmektedir. Kontrollü rekabet senaryosu, iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen dostane bir ittifaka dönüşmesini gerektirmez; ancak rekabetin yönetilebilir sınırlar içinde tutulmasını sağlar. Bu modelde Türkiye ile İran, bölgesel krizlerde zaman zaman farklı pozisyonlar alsa da diplomatik temaslarını sürdürmeye devam eder.
Bölgesel Gerilim ve Rekabetin Sertleşmesi
İkinci senaryo, Ortadoğu’da artan gerilimlerin Türkiye ile İran arasındaki rekabeti daha görünür ve daha sert hâle getirmesidir. İran’ın İsrail ve ABD ile yaşadığı gerilim hattının daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesi durumunda Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler daha karmaşık bir mahiyet kazanabilir. Böyle bir senaryoda Suriye, Irak ve Güney Kafkasya gibi bölgelerde rekabetin daha açık biçimde hissedilmesi mümkündür. Özellikle vekil aktörler üzerinden yürüyen bölgesel mücadeleler, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin zaman zaman gerilmesine yol açabilir. Bununla beraber tarihsel tecrübe, iki ülkenin doğrudan askerî çatışmaya girmekten ekseriyetle kaçındığını göstermektedir. Bu sebeple rekabet sertleşse dahi ilişkilerin tamamen kopması ihtimali düşük görünmektedir.
Bölgesel Dönüşüm ve Yeni Denge Arayışı
Üçüncü senaryo ise Ortadoğu’daki güç dengelerinin daha köklü bir dönüşüm geçirmesi hâlinde ortaya çıkabilir. İran’ın iç siyasî ve ekonomik sorunlarının derinleşmesi yahut bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri yeni bir çerçeveye taşıyabilir. Bu senaryoda Türkiye ile İran arasında daha pragmatik bir ilişki biçimi doğabilir. Bölgesel ekonomik entegrasyon, enerji hatları ve ticaret yolları gibi konular iki ülke arasında daha geniş iş birliği alanları açabilir. Özellikle Avrasya ile Avrupa arasındaki ulaşım ve enerji koridorlarının gelişmesi, Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin stratejik önemini artırabilir. Ancak böyle bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için bölgesel krizlerin belirli ölçüde kontrol altına alınması ve İran’ın uluslararası sistemle ilişkilerinde daha istikrarlı bir çerçevenin oluşması gerekir. Bu sebeple bu senaryo kısa vadede sınırlı bir ihtimal olarak değerlendirilebilir.
Sonuç: Türkiye–İran İlişkilerinin Stratejik Mantığı ve Türkiye İçin Politika Çerçevesi
Türkiye ile İran arasındaki ilişki, Ortadoğu’nun en uzun süreklilik gösteren ve en karmaşık devlet ilişkilerinden biridir. Bu ilişkiyi yalnızca güncel krizler veya diplomatik gerilimler üzerinden okumak eksik kalır. Asıl belirleyici unsur, Anadolu ile İran platosu arasında yüzyıllardır işleyen jeopolitik denge sistemidir. Bu denge, yukarıda da ifade edildiği şekilde taraflardan birinin diğerini bütünüyle ortadan kaldırdığı bir güç düzeni üretmemiş; aksine rekabet ile zaruri temasın iç içe geçtiği bir stratejik denge doğurmuştur.
Bugün Ortadoğu’da hızla derinleşen İsrail–ABD–İran çatışması bu kadim dengeyi yeni ve daha tehlikeli bir bağlama taşımaktadır. İran’a yönelik askerî baskı, Tahran’ın bölgesel kapasitesini sınamaya yönelirken; bu baskının doğuracağı sonuçlar yalnızca İran’ın iç siyasetiyle sınırlı kalmayacaktır. İran’ın zayıflaması veya uzun süreli bir istikrarsızlık sürecine girmesi, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini, enerji akışlarını, göç hareketlerini ve Avrasya ticaret hatlarını doğrudan etkileyecek bir kırılma yaratabilir.
Türkiye açısından mesele bu nedenle yalnızca İran’ın karşı karşıya bulunduğu kriz değildir. Asıl mesele, bu krizin Ortadoğu’nun jeopolitik düzenini nasıl dönüştüreceği ve bu dönüşümün Türkiye’nin güvenlik çevresini nasıl etkileyeceğidir. İran’da ortaya çıkabilecek bir otorite boşluğu, Irak ve Suriye’de ve hatta Körfez ülkelerinde yeni vekâlet savaşlarını tetikleyebilir; İran’ın batı bölgelerinde yaşanacak bir güvenlik kırılması ise Türkiye’nin doğu sınırlarında yeni düzensiz göç hareketleri ve güvenlik riskleri doğurabilir. Bunun yanı sıra Hürmüz hattındaki kırılma ihtimali, küresel enerji akışlarını ve Türkiye’nin ekonomik güvenliğini doğrudan etkileyebilecek sonuçlar üretebilir.
Bu sebeple Türkiye’nin İran politikasını belirlerken romantik dayanışma refleksleriyle veya fırsatçı güç boşluğu hesaplarıyla hareket etmesi doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Türkiye açısından doğru strateji, krizleri fırsat olarak okumaktan ziyade krizlerin üreteceği zincirleme kırılmaları önceden hesaplayan bir denge siyaseti geliştirmektir.
Bu çerçevede Türkiye’nin İran meselesine yaklaşımında aşağıdaki stratejik ilkeler belirleyici olmalıdır. Ankara, İran dosyasını yalnızca güncel askerî gerilimler yahut diplomatik tartışmalar üzerinden değerlendiren dar bir perspektifle ele almamalıdır. Bilakis, bölgesel güç dengelerinin hızla değiştiği bir konjonktürde daha derinlikli ve çok katmanlı bir stratejik muhakeme yürütmelidir. Özellikle Suriye krizinin son on beş yılda ürettiği tecrübe, Türkiye açısından önemli bir stratejik hafıza oluşturmuştur. Bu tecrübe, bölgesel sistemlerde ani rejim kırılmaları, otorite boşlukları ve vekâlet savaşlarının nasıl geniş çaplı güvenlik maliyetleri doğurabildiğini açık biçimde göstermiştir.
Dolayısıyla Türkiye, İran dosyasını değerlendirirken yalnızca Tahran’ın bölgesel nüfuz siyasetine odaklı kalmamalı; İran’da ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlığın Ortadoğu’nun kırılgan güç mimarisinde doğurabileceği zincirleme sonuçlara da dikkatle bakmak zorundadır. Bu nedenle Ankara’nın İran politikasını belirlerken kısa vadeli güç hesaplarından ziyade bölgesel düzenin bütününü dikkate alan daha geniş bir stratejik çerçeve içinde hareket etmesi zaruridir.
Türkiye İçin Stratejik Politika Çerçevesi
A: Stratejik Öncelikler
1. Bölgesel savaşın önlenmesini birinci öncelik hâline getirmelidir.
Türkiye açısından en kritik mesele, İran merkezli çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesini engellemektir. İran’ın doğrudan askerî çöküşü veya kontrolsüz bir savaş süreci, Ortadoğu’da geniş çaplı bir güvenlik boşluğu doğurabilir. Türkiye’nin çıkarı, İran’ın güçlenmesi veya zayıflaması olmamalı bilakis bölgesel düzenin kontrolsüz biçimde çökmesinin engellenmesidir.
2. Çok katmanlı kriz diplomasisi yürütmelidir.
Türkiye, İran krizini tek diplomatik eksen üzerinden yönetemez. Ankara aynı anda Washington, Tahran, Moskova, Pekin, Londra, Bağdat ve Körfez başkentleriyle temas hâlinde çok katmanlı bir kriz diplomasisi yürütmelidir. Bu yaklaşım Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk kapasitesini güçlendirecek ve Ankara’yı taraf olmaktan ziyade denge kurucu aktörler hâline getirecektir.
3. Doğu sınır hattında güvenlik ve göç senaryolarına hazırlık yapmalıdır.
İran’da yaşanabilecek bir istikrarsızlık Türkiye’nin doğu sınırlarında yeni göç dalgaları ve güvenlik riskleri doğurabilir. Türkiye bu ihtimali soyut bir güvenlik başlığı olarak değil, doğrudan sınır yönetimi ve iç güvenlik meselesi olarak ele almalıdır.
4. Enerji ve ticaret güvenliğini millî güvenlik meselesi olarak değerlendirmelidir.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kırılma, küresel enerji fiyatlarından lojistik hatlara kadar geniş bir zinciri etkileyebilir. Türkiye enerji arz güvenliği, alternatif tedarik ve ticaret hatlarının sürekliliği konusunda önleyici planlama yapmalıdır.
5. Irak ve Suriye’de doğabilecek güç boşluklarına karşı proaktif politika geliştirmelidir.
İran’ın bölgesel kapasitesinin zayıflaması Irak ve Suriye’de yeni vekâlet savaşları doğurabilir. Türkiye ortaya çıkacak ikincil dalgalanmalara karşı önceden stratejik pozisyon üretmelidir.
6. Avrasya bağlantısallığını güçlendiren projeleri hızlandırmalıdır.
Orta Koridor, Kalkınma Yolu ve enerji hatları gibi projeler Türkiye’nin jeoekonomik ağırlığını artırmaktadır. İran merkezli krizlerin Avrasya ticaret hatlarını etkileme ihtimali karşısında Türkiye bu projeleri hızlandırmalıdır.
B: Kaçınılması Gereken Stratejik Hatalar
1. İran’ın zayıflamasını otomatik bir stratejik kazanç olarak görmemelidir.
İran’da yaşanacak kontrolsüz bir çöküş Türkiye açısından fırsattan ziyade risk üretir. Zayıflayan bir İran, dengelenmiş bir İran’dan daha öngörülemez sonuçlar doğurabilir.
2. Büyük güçlerin İran politikasına koşulsuz biçimde eklemlenmemelidir. Türkiye’nin güvenlik çıkarlarıyla ABD ve İsrail’in İran stratejileri kahir ekseriyetle örtüşmemektedir. Ankara, jeopolitik çıkarlarını merkeze alan bağımsız değerlendirme yapmalıdır.
3. Tersinden ideolojik reflekslerle İran’ın bölgesel siyasetini savunan bir pozisyona kaymamalıdır
İran’a yönelik saldırıları eleştirmek başka, İran’ın vekâlet savaşlarına dayalı bölgesel stratejisini meşrulaştırmak başka bir meseledir. Türkiye bu ayrımı titizlikle korumalıdır.
4. Suriye ve Irak dosyalarını ikinci plana atmamalıdır.
İran merkezli kriz çoğu zaman Türkiye’ye doğrudan İran üzerinden değil, Irak ve Suriye sahaları üzerinden yansır. Ankara bu iki sahadaki güvenlik mimarisini ihmal etmemelidir.
5. Krizi yalnızca diplomatik söylem düzeyinde yönetmeye çalışmamalıdır.
Kriz yönetimi salt diplomatik açıklamalarla yürütülemez. Enerji, sınır güvenliği, göç yönetimi, ekonomik tedbirler ve askerî hazırlık gibi alanlarda kurumlar arası eşgüdüm sağlanmalıdır.
Ez Cümle;
Türkiye ile İran arasındaki ilişki, yalnızca iki komşu devlet arasındaki rekabet olarak okunabilecek dar bir mesele değildir. Bu ilişki, Anadolu havzası ile İran platosu arasında yüzyıllardır işleyen bir jeopolitik denge sisteminin modern çağdaki tezahürüdür. Tarih boyunca Roma ile Pers, Bizans ile Sâsânî ve Osmanlı ile Safevî imparatorlukları bu hat üzerinde karşı karşıya gelmiş; savaşlar yaşanmış, sınırlar değişmiş, ancak hiçbir aktör bu coğrafyada mutlak bir hâkimiyet tesis edememiştir. Bu tecrübe, Anadolu ile İran arasındaki hattın bir fetih sahasından ziyade bir denge sahası olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Türkiye ile İran ilişkisi, doğası gereği rekabetle zaruri temasın iç içe geçtiği stratejik denge düzeni üretmektedir.
Bugün İsrail–ABD–İran ekseninde giderek sertleşen gerilim, bu kadim dengeyi yeni ve daha riskli bir sınamayla karşı karşıya bırakmaktadır. İran üzerinde artan askerî ve siyasî baskı yalnızca Tahran’ın bölgesel rolünü değil, Ortadoğu’nun bütün güç mimarisini etkileyebilecek bir potansiyel taşımaktadır. İran’da ortaya çıkabilecek ciddi bir istikrarsızlık yahut devlet kapasitesinde yaşanabilecek bir kırılma, yalnızca yeni güç mücadeleleri üretmekle kalmayacak; aynı zamanda göç hareketleri, vekil savaşları ve enerji hatları üzerindeki güvenlik riskleri üzerinden Türkiye’nin stratejik çevresini doğrudan etkileyebilecektir. Suriye krizinin son on yılda ortaya çıkardığı tablo, bölgesel sistemlerde otorite boşluklarının ne denli ağır jeopolitik maliyetler doğurabildiğini açık biçimde göstermiştir. Bu sebeple İran meselesi Türkiye açısından doğrudan ulusal güvenlik meselesidir.
Bu şartlar altında Türkiye’nin önündeki temel mesele, İran çevresinde oluşabilecek güç boşluklarını kısa vadeli fırsatlar şeklinde yorumlamak yerine, ortaya çıkabilecek bölgesel kırılmaları önceden hesaplayan soğukkanlı bir denge siyaseti geliştirmektir. Ankara’nın stratejik önceliği, İran’ın zayıflamasından doğabilecek jeopolitik kaosu yönetmeye çalışmak yerine, böyle bir kaosu engelleyecek bölgesel dengeyi muhafaza etmektir. Ortadoğu’nun daha da istikrarsızlaştığı bir tabloda hiçbir bölgesel aktör kalıcı kazanç elde edemez. Türkiye, sınır güvenliğini, enerji hatlarını ve bölgesel bağlantı ağlarını koruyan rasyonel bir denge siyaseti izlediği ölçüde hem kendi güvenliğini tahkim eder hem de şekillenmekte olan yeni Ortadoğu düzeninde kurucu aktör konumuna yükselir.