7 Mart 2026 20:40
İran–İsrail–ABD Denkleminde Türkiye ve Global Jeopolitik Hesaplar ve Mesiyanik Referanslar

Milenyum ile birlikte Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni jeopolitik evre, yalnız güç dengelerinin değişimiyle açıklanabilecek bir süreç değildir; zaman zaman pragmatik ve rasyonel stratejik hesaplarla, zaman zaman da İsrail ve ABD’de azımsanmayacak bir toplumsal ve siyasal karşılığı bulunan mesiyanik anlatıların beslediği zihinsel arka planlarla iç içe geçen daha geniş bir dönüşümü ifade etmektedir. İlk etapta Irak’ta açılan jeopolitik gedik, bugün Körfez’den Suriye’ye, Lübnan’dan Gazze’ye ve en nihayetinde İran’a kadar uzanan geniş bir stratejik zinciri harekete geçirmiş görünmektedir. Bu hattı kimileri Büyük Ortadoğu Projesi etrafında kurgulanmış geniş ölçekli bir yeniden düzenleme planının sahadaki tezahürü olarak okurken, kimileri de bu tür okumaları abartılı komplo tahayyüllerinin ürünü saymaktadır. Ancak tartışmanın hangi tarafında durulursa durulsun göz ardı edilmesi güç olan gerçek şudur: Irak’ın işgaliyle açılan fay hattı zamanla Körfez güvenlik mimarisini, Levant’ın kırılgan devlet yapılarını ve İran’ın çevresel caydırıcılık kuşağını birbirine bağlayan geniş bir jeopolitik etki alanı üretmiş; bölgedeki her kriz başlığı bu zincirin farklı bir halkasında ortaya çıkan yeni bir sarsıntı niteliği kazanmıştır.
Olayların tek tek hadiselerinden sıyrılıp daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise ortaya çıkan tablo daha berrak görünmektedir. Son yirmi beş yılda bölgede yaşanan gelişmelerin önemli bir kısmı, İsrail’in güvenliğini tahkim eden ve hareket alanını genişleten bir stratejik mimariyle örtüşmekte; aynı zamanda petrol ve doğal gaz havzalarının kontrolünü sağlamaya ve daha geniş ölçekte Çin’in enerji damarları üzerinde dolaylı baskı üreterek küresel yükselişini sınırlamaya dönük jeoekonomik bir çerçeve içinde anlam kazanmaktadır.
İşte bu geniş jeopolitik arka plan içinde, son dönemde yaşanan gelişmeler yalnızca birbirini izleyen askerî hadiseler olarak okunamaz; bilakis uzun süredir biriken stratejik gerilimin görünür hâle geldiği yeni bir evreyi işaret etmektedir. Bölgedeki güç mücadelesi uzun yıllar dolaylı angajmanlar, vekâlet ağları ve sınırlı operasyonlar üzerinden yürütülmüş; taraflar doğrudan devlet omurgalarını hedef alan bir çatışma eşiğinden bilinçli biçimde uzak durmuştur. Ancak son gelişmeler, bu temkinli dengenin giderek aşındığını ve rekabetin daha merkezî bir eksene doğru kaymaya başladığını göstermektedir.
2026 yılının ilk çeyreğinde Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, son çeyrek asrın alışıldık “kontrollü tırmanma” modelini aşan bir kırılmaya işaret etmektedir. İran ile İsrail arasındaki rekabet uzun süre vekâlet savaşları, sınırlı hava saldırıları ve karşılıklı caydırıcılık mesajları üzerinden yürütülmüş; taraflar doğrudan merkezî bir çatışmadan bilinçli olarak kaçınmıştır. Ancak son iki yıl içinde ve özellikle İsrail ile İran arasında yaşanan on iki günlük savaşta belirginleştiği üzere, İsrail’in adım adım uyguladığı strateji bu dengeyi kökten değiştirmiştir. Bu stratejinin esası, İran’ı doğrudan cephede karşılamaktan ziyade, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu taşıyan ara katmanları —Hamas, Hizbullah ve Irak–Suriye hattındaki milis ağlarını— sistematik biçimde aşındırmaktır. Amaç, İran’ın “çevresel caydırıcılık kuşağını” daraltmak ve çatışmayı İran sınırlarının dışında absorbe etme kapasitesini zayıflatmaktır. Bu kuşak geriledikçe, gerilim merkezden çevreye doğru yayılmak yerine, çevreden merkeze doğru yönelmeye başlamıştır. Gelinen noktada artık mesele, dolaylı rekabetin yönetimi olmaktan çıkmış ve devlet omurgalarının doğrudan baskı altına alındığı yeni bir evreye dönüşmüştür.
Bu stratejinin sahadaki ilk tezahürü, İran’ın bölgesel etki alanını taşıyan ara katmanların aşındırılması olmuştur. Hamas’ın askeri kapasitesinin büyük ölçüde tasfiye edilmesi, Hizbullah’ın operasyonel alanının daraltılması ve İran’a müzahir milis ağlarının Irak–Suriye sahasında artan baskı altında tutulması birbirinden kopuk taktik başarılar olarak değerlendirilemez. Ortaya çıkan tablo, Tahran’ın çevresel caydırıcılık kuşağını oluşturan unsurların kademeli biçimde zayıflatıldığı daha geniş bir stratejik yönelime işaret etmektedir. Nitekim Hizbullah cephesinde yürütülen operasyonlar yalnız konvansiyonel hedeflemelerle sınırlı kalmamış; örgütün iletişim ve koordinasyon altyapısını hedef alan sofistike müdahalelerle derinleştirilmiştir. İletişim ağlarına yönelen bu tür operasyonlar, klasik askeri angajmanın sınırlarını aşarak örgütsel kapasiteyi ve sahadaki koordinasyon kabiliyetini doğrudan zayıflatmayı amaçlayan yeni bir operasyonel yaklaşımın göstergesi olarak okunmalıdır.
Bu operasyonel yaklaşımın bir diğer sonucu, çatışmanın klasik askeri angajman sınırlarının ötesine taşınmasıdır. 2026 yılı şubat sonu ve mart başında İran sahasında meydana gelen ve sivil kayıplara yol açan hadiseler de dikkate alındığında, ortaya çıkan tablo yalnızca teknik kapasite ya da istihbarat üstünlüğüyle açıklanabilecek bir durum değildir. Devletler arası savaş hukukunun temel ilkelerinden biri, askeri hedef ile sivil unsur arasındaki ayrımın titizlikle korunmasıdır; zira bu ayrım uluslararası meşruiyetin asgari eşiğini teşkil eder. Ne var ki istihbarat, iletişim altyapısı ve yüksek hassasiyetli hava araçları üzerinden yürütülen ve geniş coğrafi alanlara yayılan müdahaleler, hedef alınan silahlı unsurlar ile onların sivil çevresi arasındaki hattı fiilen bulanıklaştırabilmektedir. Bu durum, modern çatışma biçimlerinin yalnız askeri etkinlik değil, aynı zamanda meşruiyet ve normatif sınırlar bakımından da yeni tartışma alanları doğurduğunu göstermektedir.
Hedef alınan yapı, risk teşkil eden bir siyasi otorite ya da silahlı bir örgüt olabilir. Ancak kullanılan yöntem sivil–asker ayrımını operasyonel düzeyde aşındıracak genişlikte tasarlandığında, ortaya çıkan pratik klasik savaş mantığından uzaklaşarak alanın bütünü üzerinde baskı kurmaya yönelen farklı bir stratejiye dönüşür. Bu noktada mesele yalnız askeri etkinlik değildir; belirleyici olan, güç kullanımının uluslararası meşruiyet sınırları içinde kalıp kalmadığıdır. Devletler, hedef ayrımını titizlikle korudukları ölçüde meşruiyet üretir. Bu çizginin silikleşmesi ise kısa vadeli operasyonel kazanımların uzun vadeli siyasi ve ahlaki maliyetlere dönüşmesi riskini beraberinde getirir.
Bugüne gelinen süreçte, Gazze’de Hamas’a ya da Lübnan hattında Hizbullah’a yönelik müdahaleler tam da bu gri alanda konumlanmıştır. Operasyonel bakımdan belirli sonuçlar üretmiş olmakla birlikte, kullanılan yöntemler geniş bir toplumsal çevreyi fiilen risk alanına dahil eden bir “tekno-güvenlik” ve hatta yer yer “tekno-terör” pratiğini sahaya sürmüştür. Nitekim 2026 yılı şubat sonu ve mart başında İran sahasında meydana gelen ve bir kız okulunun bombalanması sonucunda yüzlerce masum çocuğun hayatını kaybettiği trajik hadiseler, bu tür müdahalelerin sahada nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak kayda geçmiştir. Bu tür gelişmeler, meselenin yalnızca askeri kapasite gösterisi olmadığını; aynı zamanda İran’ın çevresel caydırıcılık kuşağının sinir uçlarına yönelmiş daha geniş bir stratejik baskı mekanizmasının devrede olduğunu ortaya koymaktadır. İletişim ve koordinasyon ağlarının zedelenmesi, Tahran’ın çatışmayı sınırlarının ötesinde karşılayıp absorbe etme kabiliyetini daraltmış; böylece gerilimi çevreden merkeze doğru iten yeni bir dinamik üretmiştir.
Irak, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan devlet yapıları bu süreçte belirleyici pozisyon üretme kapasitesini kaybetmiş; sahada özne olmaktan ziyade üzerinde operasyon icra edilen zeminlere dönüşmüştür. Suud, Ürdün veya Mısır gibi ağırlık merkezleri ise iç dengelerini ve rejim güvenliğini önceleyerek nötr bir hatta yerleşmiş; yangının genişlemesini sınırlamayı tercih etmiştir. Sonuç itibarıyla İran’ın etki alanını besleyen çevresel derinlik daralmış; bölgesel denge daha kırılgan ve daha merkezî bir hesaplaşma eksenine kaymıştır.
Bu noktada kritik olan şudur: Çevresel kuşak çözüldükçe, çatışma vekâlet alanından çıkıp son erimde İran örneğinde görüleceği üzere devlet omurgalarına doğru ilerlemektedir. Bu geçiş, yalnız askeri değil; normatif ve stratejik bir eşik anlamı taşımaktadır.
ABD’nin sahaya giriş biçimi, krizin mahiyetini değiştiren yapısal eşiktir. Washington’un bölgeye yönelik olağan dışı askeri yığınağı ve İsrail ile yürüttüğü koordineli operasyonel tercihler, klasik müttefik dayanışmasının ötesine geçerek sürecin stratejik istikametini tayin eden bir müdahale niteliği kazanmıştır. Burada söz konusu olan, dönemsel çıkar kesişmesinden ibaret bir ilişki olmanın da üzerinde güvenlik bürokrasilerinin iç içe geçmişliği, savunma sanayii ağlarının karşılıklı bağımlılığı, istihbarat entegrasyonunun sürekliliği ve siyasi söylem üretiminin senkronizasyonu üzerinden kurumsallaşmış bir stratejik bütünlüktür.
Bu bütünlük yalnız kurumsal mekanizmalarla sınırlı değildir. ABD–İsrail hattında zaman zaman görünür, zaman zaman örtük biçimde tezahür eden dini referanslar, tarihsel anlatılar ve ‘seçilmişlik’ fikri etrafında şekillenen kimlik inşası da stratejik psikolojiyi besleyen bir zemin üretmektedir. Siyonist ve Evanjelik çevrelerin İsrail’e atfettiği teolojik anlam, İsrail siyasetindeki mesiyanik damar ve her iki toplumda tarihsel travmalar üzerinden inşa edilen varoluşsal güvenlik bilinci, rasyonel güvenlik ve yayılmacılık hesaplarıyla iç içe geçmektedir. Nitekim ABD siyasetinde zaman zaman görülen ve Trump’ın Evanjelik rahiplerin ortasında dua törenleriyle sahne aldığı bir akıl tutulması örneği olacak görüntüler, bu dini söylemin yalnız toplumsal değil siyasal mobilizasyon düzeyinde de karşılık bulduğunu göstermektedir. Böyle bir zemin, kriz anlarında reflekslerin benzeşmesini ve stratejik eşiğin birlikte belirlenmesini kolaylaştıran daha derin bir bağ üretmektedir.
Bu noktada dikkat çekici olan husus, İran cephesinde de farklı bir teolojik zemin üzerinde şekillenen benzer bir zihinsel mimarinin mevcut olmasıdır. İran siyasal kültüründe, özellikle devrim sonrasında siyasal söylemde görünürlük kazanan mehdilik referansları, direniş anlatısını yalnız jeopolitik bir çerçeveye yerleştirmekle yetinmez; onu eskatolojik bir anlam dünyasıyla tahkim ederek tarihsel bir kader ve misyon duygusuyla besler. Bu tür metafizik referanslar kriz anlarında güçlü bir toplumsal mobilizasyon üretirken, aynı zamanda rasyonel risk hesaplamasının sınırlarını aşındıran bir psikolojik iklim de doğurabilir. İnanç, tarih ve güvenlik algılarının iç içe geçtiği bu zemin, zaman zaman stratejik akıl ile metafizik beklentilerin aynı anda hareket ettiği, kolektif davranış kalıplarını keskinleştiren bir zihinsel gerilim üretir; bu durum kimi anlarda karar alma süreçlerinde adeta kolektif bir şizofreni görünümü ortaya çıkarabilecek ölçüde çelişkili refleksleri besleyebilmektedir.
Karar alma süreci yalnız maliyet–fayda analizi üzerinden işlemediğinde, tarihsel ve teolojik anlamlandırma kalıpları güvenlik mimarisine aşırı özgüven, kaderci direnç algısı ya da tehdit değerlendirmesinde yanlış kalibrasyon gibi zaaflar üretebilir. Nitekim Hamaney’e yönelik suikastla sonuçlanan ağır güvenlik zafiyeti, ideolojik motivasyon ile rasyonel güvenlik disiplininin dengelenemediği anlarda devlet kapasitesinin ne derece kırılganlaşabileceğini göstermiştir. Metafizik referansın siyaseti motive eden bir unsur olmaktan çıkıp güvenlik refleksini gevşeten bir zemine dönüşmesi, bu elim örnekte görüldüğü üzere kriz dönemlerinde bedeli yüksek sonuçlar doğurabilmektedir.
Dikkat çekici olan husus şudur: Bir tarafta Evanjelik–mesiyanik damar, diğer tarafta mehdî referanslı direniş söylemi. İlk bakışta birbirine zıt iki kutup gibi görünen bu zihin dünyaları, aslında varoluşsal tehdit algısını kimlik, kader ve kutsal tarih anlatıları üzerinden üretmeleri bakımından yapısal bir simetri taşımaktadır. Her iki taraf da çatışmayı yalnız güç dengesi yahut jeopolitik rekabet meselesi olarak okumaz; onu tarihsel sürekliliğin ve hatta metafizik bir misyonun parçası olarak anlamlandırma eğilimi gösterir. Tam da bu nedenle kriz yalnız askeri dengeyle sınırlı bir hesaplaşma olmaktan çıkar; inanç, kimlik ve eskatolojik beklentilerin iç içe geçtiği bir psikolojik zemine taşınır. Bu zemin, rasyonel strateji ile metafizik beklentinin aynı anda hareket ettiği, zaman zaman kolektif davranış kalıplarını sertleştiren ve karar alma süreçlerinde neredeyse kolektif bir şizofreni görüntüsü üretebilecek ölçüde çelişkili refleksleri besleyen bir gerilim üretir.
Dolayısıyla ortaya çıkan yapı salt bir ittifak ya da salt bir bölgesel rekabet değildir. ABD–İsrail ekseni kurumsal ve ideolojik süreklilik üzerinden stratejik bir kilitlenme üretirken, İran cephesinde de kimlik temelli bir direnç mimarisi devreye girmektedir. Hükümet değişimleri ya da taktik ayrışmalar bu omurgaları kolayca zedelemez; zira mesele konjonktür değil, zihinsel ve kurumsal sürekliliktir. Bu nedenle sahadaki her hamle yalnız askeri bir adım olarak kalmamakta, küresel sistemdeki konumlanmayı, meşruiyet üretimini ve kimlik siyasetini aynı anda etkileyen çok katmanlı bir stratejik hamleye evrilmektedir.
Operasyonel sertlik ve risk alma eşiğinin düşüklüğü İsrail’in güvenlik doktrininde tezahür ederken; bu sertliğin küresel maliyeti, diplomatik yankısı ve yayılma kontrolü İsrail’in mütemmimi Washington’da kalibre edilmektedir. İsrail sahada alan açmakta, ABD bu alanın küresel sistemde yaratacağı dalga boyunu yönetmektedir. Birinin çevresel güvenlik kaygısı ile diğerinin küresel düzen iddiası bu noktada eklemlenmiştir. Ortaya çıkan yapı, sıradan bir eşgüdüm olmanın çok ziyadesinde karşılıklı bağımlılık ve stratejik kilitlenme üretmiştir.
Zaman zaman siyam ikizi formuna bürünen bu ilişki, reflekslerin eş zamanlı çalıştığı bir bütünlük yaratır. Zaman zaman ise karşılıklı rehinlik niteliği taşır: İsrail’in güvenliği Amerikan iç siyasetinde aşılması güç bir eşik hâline gelirken; ABD’nin askeri ve diplomatik kapasitesi de İsrail’in hareket alanını genişletir. Bu çift yönlü bağ, her iki tarafın tek başına üretemeyeceği bir etki kapasitesi doğurur. İsrail’in sahadaki hamlesi, Washington’un küresel meşruiyet ve güç araçlarıyla desteklendiğinde, yerel bir operasyon küresel bir denklemin parçasına dönüşür.
Böylesi bir bütünlük, İran sahasında atılan her adımın aynı anda Pekin, Moskova ve Avrupa başkentlerinde hesap edilmesi anlamına gelir. Askeri koordinasyonun ötesinde, küresel güç mimarisinin ayarlandığı bir stratejik eşgüdüm söz konusudur. Etki, yalnız vurulan hedeflerden değil; o hedeflerin dünya sisteminde yaratacağı sonuçların önceden tasarlanabilmesinden kaynaklanır.
İran’ın en üst siyasi liderliğine ve komuta kademesine yönelen operasyonlar, karar alma zincirini hedef almış; rejimin merkezî koordinasyon kabiliyetini zayıflatmayı amaçlamıştır. Bu yaklaşım, klasik “mesaj verme” operasyonlarının ötesine geçer; kapasite sınırlama ile merkez zayıflatmayı aynı anda hedefleyen bir baskı stratejisini işaret eder. Karşılıklı misillemelerin hızla devreye girmesi ise gerilimi kontrollü caydırıcılık alanından çıkararak tarafların eşik algılarını zorlayan bir tırmanma zeminine taşımıştır. Artık mesele sınırlı vekâlet çatışmaları değildir; bölgesel güç mimarisinin yeniden tanımlandığı bir kırılma ihtimali gündemdedir.
Bu tabloyu yalnız İran dosyası olarak okumak eksik kalır. ABD açısından İran sahası, Çin’i çevreleme büyük stratejisinin bir ayağı olarak da işlev görmektedir. Çin’in enerji arz güvenliği, Körfez–Hürmüz hattına ve hususen İran petrolüne yüksek düzeyde bağımlıdır. Bu hatta tırmanan her gerilim, Pekin’in ekonomik sürdürülebilirliğini doğrudan etkiler; risk primini artırır ve stratejik nefes alanını daraltır. Dolayısıyla İran çevresinde kurulan baskı, bir yandan İsrail’in yakın çevresini yeniden düzenleme hamlesiyken diğer yandan Çin’in enerji damarları üzerinde dolaylı bir kaldıraç olarak çalışabilir. Bu perspektif, krizin sertleşme temposunu ve zamanlamasını daha geniş bir jeoekonomik çerçeveye yerleştirir.
İran cephesinde verilen tepki, doğrudan askeri misillemenin ötesine taşmıştır. Bölgesel vekil ağların eş zamanlı devreye sokulması, enerji hatları ve deniz güvenliği üzerinde baskı üretme kapasitesinin hatırlatılması ve iç kamuoyuna yönelen sertleşmiş söylem, Tahran’ın süreci varoluşsal bir eşik olarak kodladığını göstermektedir.
İran siyasal kültürü dış baskı anlarında çözülme üretmez; aksine merkezde toplanma ve safları sıklaştırma eğilimi gösterir. Liderlik katmanında yaşanan kayıp ya da belirsizlik, gevşemeden ziyade; güvenlik aygıtının daha da merkezileşmesi ve reflekslerin sertleşmesi sonucunu doğurur. Bu zemin üzerinde kriz dinamiğinin kısa sürede yatışması beklenemez; gerilimin kontrollü fakat sürekli bir tırmanma hattında seyretmesi daha olası görünmektedir ki haddizatında böyle bir durum Türkiye için Suriye tecrübesinden daha büyük ve daha elim bedeller ödemesine sebep olabilecektir.
Küresel aktörlerin pozisyonu da bu denklemi teyit etmektedir. Bu süreçte Çin, doğrudan-açıktan askeri angajmandan uzak durmakta; enerji arz güvenliği ve ticaret hatlarının istikrarını önceleyen temkinli bir diplomasi yürütmektedir. Körfez–Hürmüz hattında yaşanacak her kırılma, Pekin açısından ekonomik sürdürülebilirliği ve sanayi üretim zincirlerini doğrudan etkileyen bir risk başlığıdır. Bu nedenle Çin, sahaya açık askerî ağırlık koymak yerine gerilimi sınırlayan diplomatik kanalları açık tutmayı ve çatışmanın bölgesel çerçevede kalmasını tercih etmektedir.
Bununla birlikte Pekin’in tamamen pasif bir izleyici konumunda kaldığını söylemek güçtür. Doğrudan cepheleşmeye girmeksizin İran ile savunma iş birliğini sürdürmesi, teknoloji ve askeri kapasite transferini düşük görünürlükte devam ettirmesi ve kriz sahasını belirli sistemler açısından gözlemleme imkânı olarak değerlendirmesi ihtimal dâhilindedir. Bu yaklaşım, Çin’in stratejik kültürüne uygun biçimde, açık çatışmadan kaçınırken uzun vadeli konum kazanma arayışını yansıtmaktadır.
Rusya cephesinde tablo daha katmanlıdır. Moskova, ABD’nin Orta Doğu’da yoğunlaşmasını jeopolitik bir fırsat alanı olarak okumaktadır; zira Washington’un dikkat ve kaynak tahsisini başka bir cepheye yöneltmesi, Ukrayna sahasındaki baskının nispeten hafiflemesi anlamına gelmektedir. Ancak İran’da kontrolsüz bir çözülme ya da rejim zafiyeti, Rusya’nın Suriye’den Kafkasya’ya uzanan bölgesel denklemini zayıflatacak sonuçlar üretir. Bu nedenle Moskova, İran’ın tamamen gerilemesini arzulamaz; dengeli fakat ayakta bir İran, Rus çıkarlarıyla daha uyumludur. Bununla birlikte Rus İran meselesinde cari stratejik hafızası, Afganistan tecrübesi ve güncel Ukrayna savaşı üzerinden şekillenmiştir. Moskova, geçmişte kendisinin muhatap kılındığı “kontrollü zayıflatma” ve dolaylı savaş modelini iyi bilmektedir. Uzun süreli, maliyetli ve yıpratıcı bir angajman biçiminin büyük güçleri nasıl aşındırdığını deneyimlemiştir. Bu nedenle İran sahasının ABD için benzer bir yıpratma alanına dönüşmesi, Rusya açısından stratejik bir avantaj üretecektir. Tüm bu gerçeklikte Moskova doğrudan cepheleşmeye yönelmemekte; ancak gerilimin kontrollü biçimde sürmesini, Washington’un kaynak ve dikkat dağılımını zorlayacak bir dosya olarak kalmasını istemektedir. İran’ın tamamen çökmesi Rusya için risk, ABD’nin İran sahasında uzun süreli bir angajmana sürüklenmesi ise fırsat olarak görülmektedir. Bu ikili hesap, Rusya’nın temkinli fakat hesaplı pozisyonunu açıklamaktadır.
Körfez ülkeleri çift yönlü ve hassas bir hesap yürütmektedir. İran’ın bölgesel kapasitesinin gerilemesi, uzun vadeli güvenlik algılarıyla örtüşmektedir; özellikle füze, insansız sistemler ve vekil ağlar üzerinden kurulan baskının zayıflaması Riyad ve Abu Dabi açısından stratejik rahatlama anlamına gelmektedir. Ancak geniş ölçekli bir savaş, enerji altyapısı, limanlar, rafineriler ve deniz ticaret hatları üzerinde doğrudan tehdit üretmektedir. Körfez ekonomilerinin küresel enerji piyasalarına entegrasyonu dikkate alındığında, uzun süreli bir çatışma rejim güvenliği ve ekonomik istikrar açısından yüksek maliyet doğurmaktadır.
Bu denklemde bir diğer kritik unsur, Körfez ülkelerinin demografik yapısıdır. Suudi Arabistan’ın doğu vilayetlerinden Bahreyn’e kadar uzanan hatta kayda değer Şii nüfus bulunmaktadır. İran ile yaşanacak sert bir cepheleşme, bu nüfus üzerinden siyasi mobilizasyon ve güvenlik kırılganlığı riskini beraberinde getirebilir. Tahran’ın mezhepsel ve ideolojik bağları zaman zaman dış politika enstrümanı olarak kullanabildiği dikkate alındığında, iç istikrarın istismar edilme ihtimali Körfez başkentleri açısından ciddi bir güvenlik başlığıdır.
Buna ilaveten İran’ın nükleer kapasiteye ulaşma ihtimali ya da fiilen nükleer eşik devlet konumuna yerleşmesi, Körfez için hayati bir stratejik risk anlamına gelmektedir. Nükleer bir İran, yalnız İsrail’i değil; doğrudan Körfez rejimlerini de caydırıcılık baskısı altına alır. Bu senaryo, bölgesel silahlanma yarışını hızlandırabilir ve güvenlik mimarisini kökten değiştirebilir. İşte bu nedenle Riyad, Abu Dabi ve Doha hattı temkinli bir denge siyaseti izlemektedir. İran’ın sınırsız güç kazanması istenmemekte ve fakat İran’ın tamamen çökmesi ya da nükleer eşik aşamasına kontrolsüz biçimde itilmesi de arzu edilmemektedir. Bu ihtiyatlı tutum, gerilimin bölgesel yangına dönüşmesini sınırlayan ve küresel savaşa evrilmesini frenleyen önemli bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye açısından tablo çok katmanlıdır. İran ile uzun kara sınırına sahip bir komşu ve NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin parçası olan Türkiye, bu sürecin dışında konumlanmamaktadır. Aksine gelişmeler, Ankara’nın güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanlarını doğrudan etkilemektedir.
Dört temel risk alanı öne çıkmaktadır.
Birincisi sınır güvenliği ve düzensiz mülteci akışı ihtimalidir. İran’da yaşanabilecek bir otorite zafiyeti ya da iç karışıklık, göç hareketlerini, kaçakçılığı ve silahlı yapıların mobilitesini artırma potansiyeli taşır. İran sınırı yalnızca coğrafi bir hat değildir; Türkiye’nin doğu istikrarının en mühim savunma eşiğini teşkil eder. Buna ilaveten, Irak ve Suriye tecrübelerinde görüldüğü üzere, merkezî otoritenin zayıfladığı alanlarda müzahir silahlı yapıların hızla alan kazandığı bilinmektedir. İran’da kayda değer büyüklükte bir Kürt nüfusun ve dolayısı ile PKK nüfuzunun varlığı dikkate alındığında, sınır hattına mücavir bölgelerde oluşabilecek güç boşluklarının Türkiye açısından yeni güvenlik riskleri üretmesi ihtimal dâhilindedir. Bu tür bir senaryo, yalnız düzensiz akış değil; sınır ötesi örgütsel konsolidasyon ve yeni lojistik hatların oluşumu anlamına gelebilir.
İkincisi enerji ve makroekonomik kırılganlıktır. Hürmüz hattında artan her gerilim, petrol fiyatları ve sigorta primleri üzerinden Türkiye ekonomisine yansır. Enerji maliyetlerindeki yükseliş, enflasyon ve cari denge üzerinde baskı üretir; küresel risk primi arttıkça finansman maliyetleri de yukarı yönlü hareket eder. Türkiye’nin enerjide İran ile olan bağı bu süreçte en büyük ekonomik riski teşkil etmektedir.
Üçüncüsü diplomatik manevra alanıdır. Keskin bir taraflaşma, Türkiye’nin denge üretme kapasitesini daraltır. Açık blok tercihi kısa vadede taktik kazanım sağlayabilir; ancak uzun vadede stratejik bağımlılık riskini büyütür ve çok yönlü dış politika zeminini zayıflatır. Türkiye bir taraf olmaya mecbur bırakıldığında kendi asli menfaatleri ile çelişir bir zemine sevk olunabilir.
Dördüncüsü ikinci dalga baskı ihtimalidir. İran sahasının disipline edilmesi sonrasında bölgede yeni bir hiyerarşi kurulması ve bu hiyerarşinin çevre aktörlerin davranış setini yeniden kalibre etmesi ihtimali ciddiyetle değerlendirilmelidir. Böyle bir düzenleme yalnız askerî araçlarla yürütülmez; ekonomik yaptırım mekanizmaları, finansal sistem erişimi, teknoloji transferi kısıtları ve diplomatik izolasyon gibi çok boyutlu enstrümanlarla şekillendirilir. Bu çerçevede çevre aktörlerin kırılgan alanları, doğrudan cepheleşmeye başvurulmadan da baskı üretme aracına dönüştürülebilir. Türkiye’nin finansal bağımlılık başlıkları, enerji arz dengesi ve güvenlik sahalarındaki hassasiyetleri bu tür bir kalibrasyon girişiminde hedefe konulabilecek alanlardır.
Bununla birlikte İsrail iç siyasetinde zaman zaman yükselen ve Türkiye’yi stratejik rakip olarak kodlayan aşırıcı söylemler de göz ardı edilmemelidir. Son dönemde giderek daha sık dillendirilen ‘sırada Türkiye var’ retoriği, her ne kadar resmî devlet doktrini düzeyinde kurumsallaşmış bir politika olarak değerlendirilemese de belirli elit çevrelerde ve Siyonist küresel etki ağlarında dolaşıma sokulan bir söylem olarak dikkatle izlenmelidir. Bu tür diskurlar doğrudan askeri bir senaryodan ziyade, Türkiye’nin bölgesel nüfuz alanını daraltmayı, diplomatik manevra kapasitesini sınırlandırmayı ve ekonomik kırılganlıklarını büyütmeyi hedefleyen psikolojik ve stratejik bir çerçeve üretme potansiyeli taşımaktadır.
Ancak aynı denklemin diğer yüzü de nettir. Netanyahu liderliğindeki İsrail için Türkiye, kolayca baskı altına alınabilecek bir çevre aktör değildir. Askerî kapasitesi, NATO üyeliği, savunma sanayii derinliği ve bölgesel ağları itibarıyla Türkiye, doğrudan karşısına alınması maliyetli bir güçtür. Bu nedenle olası baskı mekanizmaları, sert askeri angajmandan ziyade dolaylı ve çok katmanlı yöntemler üzerinden ilerleme eğilimi gösterir. Dolayısıyla mesele bir “sıradaki hedef” retoriğinden ibaret değildir; asıl tartışılması gereken, yeni kurulacak bölgesel hiyerarşide Türkiye’nin davranış alanını daraltmaya yönelik ince ayarlı stratejilerin devreye girme ihtimalidir.
Bu bağlamda Türkiye açısından temel mesele, duygusal reflekslerle tepki vermek ötesinde olası kalibrasyon girişimlerini önceden okuyarak kendi kapasitesini tahkim etmektir. Güçlü olan, doğrudan saldırıyı değil baskı üretme araçlarını çeşitlendirir. Bu gerçeğin farkında hareket etmek, Türkiye’nin stratejik konumunu sağlamlaştıracaktır.
Bu riskler karşısında Türkiye’nin tavrı reaktif bir savunma refleksiyle sınırlı kalamaz; kurucu, yön verici ve denge üreten bir stratejik hat inşa edilmelidir. Eşzamanlı diplomasi çerçevesinde Washington, AB, Rusya, Çin, Tahran ve hatta Tel Aviv ile temas kanalları açık tutulmalı; gerilimi düşürücü teknik ve güven artırıcı ara mekanizmalar oluşturulmalıdır. Krizin tarafı olmadan krizi yöneten aktör konumu tahkim edilmelidir.
Sınır güvenliğinin tahkimi yalnız fiziki tedbirlerle sınırlı kalmamalı; düzensiz akış senaryoları için çok katmanlı erken uyarı ve müdahale planları devreye alınmalıdır. Irak ve Suriye tecrübesi göstermiştir ki, merkezî otorite zafiyeti hızla göç dalgalarına, güvenlik boşluklarına ve müzahir yapıların alan kazanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle Türkiye, İran kaynaklı olası bir istikrarsızlıkta yeni bir kitlesel göç dalgasını tek başına taşımak zorunda kalmamalı; Avrupa’yı bu konuda erken aşamada uyarmalı, sorumluluk paylaşımını kurumsal zemine bağlamalı ve koordinasyonu önceden tesis etmelidir. Göç meselesi, insani olduğu kadar stratejik bir güvenlik başlığıdır; bu gerçek Avrupa başkentlerine açık biçimde anlatılmalı ve ortak yük paylaşımı mekanizmaları hazırlanmalıdır.
Enerji arz güvenliği bakımından stok kapasitesi artırılmalı, alternatif tedarik ve transit hatları çeşitlendirilmeli, Hürmüz merkezli kırılganlığın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi asgariye indirilmelidir. Finansal kırılganlık alanları daraltılmalı, dış şoklara karşı dayanıklılık yükseltilmelidir.
Körfez ülkeleriyle yürütülecek diplomasi de ayrı bir önem taşımaktadır. Riyad ve Abu Dabi’nin kısa vadeli hesaplarla dar güvenlik okumalarına yönelmesi, bölgesel dengeyi daha kırılgan hâle getirebilir. Türkiye, Körfez başkentleriyle temaslarını yoğunlaştırmalı; mezhepsel fay hatlarını derinleştirecek, İran’ı nükleer eşik riskine daha da itecek ya da kontrolsüz bir bölgesel tırmanmaya kapı aralayacak sığ politikaların önüne geçecek bir diyalog zemini oluşturmalıdır. Bölgesel istikrarın maliyeti paylaşıldığı ölçüde düşeceği hatırlatılmalıdır.
2026 itibarıyla ortaya çıkan tablo, Orta Doğu’da vekâlet çatışmalarının yerini merkezî hesaplaşma riskine bıraktığı yeni bir evreyi işaret etmektedir. Bu evrede Türkiye, ani reflekslerle hareket etmemeli; uzun vadeli çıkarlarını önceleyen stratejik sükûneti esas almalıdır. Krizin genişlemesi Türkiye’nin aleyhine sonuç doğuracaktır; krizin yönetilmesi ise Türkiye’nin manevra alanını genişletecektir. Türkiye, yangının tarafı hâline gelmemeli; yangını sınırlayan, denge kuran ve bölgesel aklı yeniden inşa eden merkez konumunu güçlendirmelidir. Avrupa ile yük paylaşımını kurumsallaştırmalı, Körfez’i sorumlu davranmaya teşvik etmeli ve kendi güvenlik–ekonomi eksenini tahkim etmelidir. Bu süreçte atılacak adımlar yalnız bugünü değil, kurulacak yeni bölgesel mimaride Türkiye’nin yerini belirleyecektir.
Görünen o ki İsrail, Irak’a basan bir ayağı, Suriye’ye yaslanan diğer ayağıyla yükselmiş bir beden gibi; bu iki zemin üzerinden kazandığı yükseklik sayesinde İran’a sonuç alıcı darbeler vurabilecek bir pozisyona ulaşmıştır.
Son çeyrek asırda İsrail, ABD ve Avrupa’nın açık ya da örtük desteğiyle bu konumu adım adım tahkim etmiştir. Irak sahasında İran’ın nüfuz alanı dengelenmiş, Suriye hattında müzahir yapılar aşındırılmış, Lübnan üzerinden uzanan çevresel caydırıcılık kuşağı zayıflatılmıştır. Böylelikle İran, çevresel derinliğini kaybettikçe doğrudan hedef alınabilir bir açıklığa sürüklenmiştir.
Gelinen aşamada İsrail’in yalnız İran’ı geriletmeyi değil, onu devrilebilir bir eşikte görerek strateji kurduğu anlaşılmaktadır. Ancak daha sofistike ihtimal, İran’ı doğrudan yıkmaktan ziyade zayıflatılmış ve dengesini kaybetmiş bir İran’ın yaratacağı jeopolitik ağırlığın istikametini hesaplamaktır. Irak ve Suriye zemininde yükselen bu beden, İran’a darbe vururken; olası bir çözülme hâlinde ortaya çıkacak sarsıntının Türkiye’nin doğu sınırlarına doğru akma ihtimalini de stratejik denklem içinde tutmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye açısından risk teşkil eden husus, İsrail’in İran’a karşı elde ettiği operasyonel üstünlükten ibaret değildir; asıl belirleyici olan, bu üstünlüğün doğuracağı jeopolitik ağırlığın hangi istikamete yönlendirileceğinin stratejik düzlemde tasarlanıyor olmasıdır. İran’ın zayıflaması ya da kontrolsüz bir çözülme sürecine girmesi hâlinde ortaya çıkacak güvenlik, demografi ve güç boşluğu etkisinin Türkiye’nin doğu sınırlarına doğru akma ihtimali ciddiyetle değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin önündeki ödev ağırdır. İç siyasetin sığ ve gündelik tartışmalarına hapsolmuş zeminden süratle çıkılmalı; muhalefet adına yerel ölçekte dahi kalıcı değer üretmeyen, kifayetsiz ve muhteris figürlerin dar ufuklu rekabeti siyasal atmosferi belirleyici olmaktan uzaklaştırılmalıdır. Küresel ve bölgesel satıhta jeopolitik kırılma anlarında zaman kaybı stratejik maliyet üretecektir. Acilen devlet ölçeğinde bir konsolidasyon sağlanmalıdır. Güvenlik, enerji ve dış politika başlıklarında asgari müşterekler hızla tahkim edilmelidir. Türkiye ivedi bir şekilde uluslararası zeminde koordinasyon görevini onay veya işaret beklemeden üstlenmelidir.
Hassaten Türkiye’nin Suriye tecrübesinden hareketle AB, Birleşmiş Milletler ve Körfez nezdinde üstlenmesi gereken rol, bir önceki Suriye tecrübesinde de görüleceği üzere klasik “yardım çağrısı” diliyle sınırlı kalmamalıdır. Ankara, artık yalnızca sınır komşusu ve potansiyel en büyük sığınmacı ev sahibi ülkelerden biri olarak konuşmamalı; sahayı bilen, geçiş dönemi risklerini tanıyan ve istikrarın maliyetini fiilen üstlenmiş bir düzen kurucu aktör gibi hareket etmelidir.
İran ile İsrail ve ABD arasında giderek sertleşen çatışma hattı, yalnız askerî bir gerilim olarak okunmamalıdır. İran gibi büyük ve çok katmanlı bir devlet yapısında meydana gelebilecek sarsıntı, kısa sürede bölgesel bir güvenlik ve insani kriz üretme potansiyeline sahiptir. Türkiye için mesele, bu ihtimali yalnızca sınır güvenliği başlığı altında ele almak değildir. Asıl mesele, Suriye’de yaşanan tecrübenin gösterdiği gibi, devlet kapasitesinin zayıfladığı alanlarda hızla ortaya çıkan düzensiz göç, milisleşme, kaçak ekonomi ve uzun süreli istikrarsızlık döngüsünün tekrar etmesini önlemektir. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı tepkisel bir politika değil, önleyici ve düzen kurucu bir diplomasi olmalıdır.
Bu çerçevede Türkiye’nin yapması gerekenlerden birisi de Avrupa Birliği nezdinde İran kaynaklı olası bir bölgesel krize yönelik erken hazırlık mekanizması kurulmasını önermektir. Avrupa, Suriye krizi sırasında hazırlıksız yakalanmış ve ortaya çıkan göç dalgası ile güvenlik sorunlarını uzun süre yönetmek zorunda kalmıştır. Türkiye, bu tecrübenin ışığında Avrupa’ya şu öneriyi götürmelidir: İran’da yaşanabilecek bir sarsıntının sınır aşan etkilerini önlemek için Türkiye ile Avrupa arasında önceden tanımlanmış bir koordinasyon ve hazırlık sistemi kurulmalıdır. Bu sistem; sınır hareketliliğinin izlenmesi, insani yardım hazırlıkları, enerji ve ticaret hatlarının korunması ve olası göç hareketlerinin yönetilmesi gibi başlıkları kapsamalıdır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca yük taşıyan bir ülke konumundan çıkarır; Avrupa ile riskleri yöneten bir ortak konumuna yerleştirir.
Birleşmiş Milletler nezdinde ise Türkiye’nin önceliği insani güvenliğin korunması olmalıdır. İran’da yaşanabilecek bir iç sarsıntı yalnızca siyasi dengeleri değil, milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyebilecek bir kriz üretme potansiyeline sahiptir. Türkiye bu nedenle BM platformunda sivillerin korunması, kitlesel yerinden edilmenin yönetimi ve insani yardımın kesintisiz ulaşmasını sağlayacak bir uluslararası koordinasyon çağrısı yapmalıdır. Suriye krizinde görüldüğü gibi insani meseleler güvenlik sorunlarından ayrı ele alınamaz. Türkiye’nin önerisi, İran’a komşu ülkeler ile uluslararası kuruluşların birlikte çalışacağı bir insani eşgüdüm mekanizması kurulması yönünde olmalıdır. Böyle bir yapı, sınır geçişlerinin düzenlenmesi, sağlık hizmetlerinin sağlanması ve insani yardımların koordinasyonu açısından önemli bir rol oynayacaktır.
Türkiye’nin BM’de ayrıca dikkat çekmesi gereken bir diğer başlık bölgesel istikrarın korunmasıdır. İran’da oluşabilecek bir yönetim boşluğu yalnızca o ülkeyi değil, tüm Orta Doğu’yu etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Suriye örneği göstermiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir.
Körfez ülkeleriyle geliştirilecek ilişki ise bu çerçevenin üçüncü ayağını oluşturur. İran’daki gelişmeler en doğrudan Körfez güvenliğini etkilemektedir. Bu nedenle Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında güvenlik, enerji ve insani meseleler konusunda daha yakın bir istişare mekanizması kurulması önemlidir. Türkiye bu ilişkileri bir bloklaşma mantığı üzerine inşa etmemelidir. Aksine, bölgesel gerilimi azaltmayı ve istikrarı korumayı hedefleyen bir iş birliği modeli geliştirmelidir. Körfez ülkeleri ekonomik ve finansal kapasiteye sahip aktörlerdir; Türkiye ise coğrafi konumu ve kriz yönetimi tecrübesi sayesinde sahaya en yakın ülkelerden biridir. Bu iki kapasitenin bir araya gelmesi, bölgesel istikrarsızlığın maliyetini azaltabilecek bir ortak zemin oluşturabilir.
Sonuç olarak Türkiye’nin İran merkezli mevcut kriz karşısındaki yaklaşımı, tarafların askerî rekabeti üzerinden konum almak yerine, bölgesel istikrarın korunmasını merkeze alan bir diplomasi olmalıdır. Avrupa ile hazırlık ve koordinasyon, Birleşmiş Milletler ile insani güvenlik ve uluslararası meşruiyet, Körfez ülkeleri ile ise bölgesel istişare ve ekonomik iş birliği bu politikanın üç temel sütununu oluşturmalıdır. Türkiye bu çerçevede hareket ederse Suriye krizinden elde ettiği tecrübeyi bir stratejik avantaja dönüştürebilir ve bölgesel düzenin korunmasına yönelik yapıcı bir rol üstlenebilir.
Bir hafta içinde yaşananlardan ortaya çıkan husus, bu savaşın uzun erimli bir savaş olacağıdır. ABD ve İsrail bir bataklık oluşturmuşlar, İran ise yarım yüzyıla yakın bir süre zarfında mezhepçi- hizipçi ve yayılmacı politikalar ile bu bataklığın zeminini oluşturmuştur. Bu nedenledir ki Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo, partiler üstü bir devlet refleksi gerektirmektedir. Bölgesel hiyerarşinin yeniden şekillendiği bir evrede iç dağınıklık, İran örneğinde de görüldüğü üzere, dış müdahale ve baskı için uygun zemin üretmektedir. Siyasal olgunluk; polemik alanını daraltmayı, tehdit ve fırsatları eş zamanlı okuyabilen, hızlı ve koordineli karar alabilen bir yönetim kapasitesini zorunlu kılmaktadır. Aksi durumda Türkiye, kendi gündemini tayin eden bir aktör olmaktan uzaklaşır; başkalarının kurguladığı senaryoların sonuçlarını yönetmek zorunda bırakılan bir ülke konumuna sürüklenir.
Geride bıraktığımız iki sene de Gazze’de on binlerce masum çocuğun hayatını kaybettiği, İran’da daha dün yüzlerce masum kız çocuğunun istatistiklere dahi tam olarak yansımayan acı hadiselerle anıldığı bir coğrafyada, Türkiye yeni trajedilerin adresi hâline gelmemelidir. Türkiye, mazlumlar için vicdan ve kalkan; kendi vatandaşları için güvenli, müreffeh ve huzurlu bir vatan olmalıdır. Bu hedef, hamasetle değil; rasyonel akılda ısrar, stratejik sükûnet ve birlik–beraberlikte sebat ile mümkündür.