30 Mart 2026 14:01

Kötü Köpek Sürüye Kurt Getirir

Ege Adalarının Tarihsel ve Hukuki Statüleri Bağlamında Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Üçüncü Taraf Sorunu

Antalya’da doğmuş, üniversite yıllarına kadar bu şehirde yaşamış biri olarak, çocukluk hafızamda yer eden en belirgin görüntülerden biri, yüzme mesafesinde duran Meis adasıydı. Bu kadar yakın bir adanın Türkiye’ye ait olmaması, o yaşlarda tam anlamıyla kavrayabildiğim bir mesele olmasa da zihnimde zamanla derinleşen tarihî ve siyasal bir sorgulamanın başlangıcını teşkil etmişti. Antalya şehir hafızasında da bu yakınlık çoğu zaman mahiyeti müphem bir hayıflanma olarak dile gelir, ardından gündelik akış içinde kaybolurdu. Zamanla idrakimin derinleşmesiyle birlikte bu görüntü, benim için yalnızca bir çocukluk hatırası olmaktan çıkmış; fiziksel yakınlık ile siyasal aidiyet arasındaki gerilimi anlamaya yönelten kalıcı bir sorgulamaya dönüşmüştür.

Bu sorgulama, zamanla yalnızca çocukluk zihnimin küçük bir uğraşı olarak Meis Adası ile mukayyet kalmadı. Zaman içinde yaptığım tarih okumaları ve Osmanlı’nın çözülme döneminden Cumhuriyet’in kuruluş safhasına uzanan sürece dair birikimim arttıkça, bu adaların bugünkü konumlarının tesadüfî bir dağılımın sonucu olmadığı; dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiği zihnimde giderek açıklık kazandı. Türkiye kıyıları boyunca farklı mesafelerde konumlanan adalar birlikte ele alındığında ortaya çıkan dağılım, coğrafyanın tabii akışıyla izah edilebilecek bir mantık sunmuyordu.

İdrakimde zamanla berraklaşan husus şuydu: Bu dağılım, tarihsel süreç içinde teşekkül etmiş ve dönemin güç merkezlerinin hassasiyetleri ile tercihleri doğrultusunda belirlenmiş bir taksimi işaret ediyordu. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken mühim bir husus da şudur: Adalar, yalnızca fiziki varlıklar olarak ele alınamaz. Bilhassa Oniki Ada, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında, güvenlik dengelerinin teşekkülünde ve bölgesel etki alanlarının tayininde belirleyici rol oynayan stratejik unsurlar olarak merkezî bir konum işgal etmektedir.

Günümüzde, söz konusu düzenin dayandığı zeminde belirgin bir hareketlenme gözlenmektedir. Yunanistan’ın son dönemde izlediği güvenlik politikası ve çeşitli aktörlerle geliştirdiği askerî iş birlikleri, bu hareketliliğin somut tezahürleri arasında yer almaktadır. Adaların kullanım biçiminde gözlenen değişim ve askerî faaliyetlerin yoğunlaşması, sahadaki fiilî durumun dönüşmekte olduğuna işaret etmektedir

Bu itibarla mesele, güncel gelişmelerin ötesinde, statüyü kuran tarihsel ve hukukî çerçevenin mahiyetine yönelmeyi zaruri kılar. Zira Ege’deki ada düzeni, basit bir coğrafi paylaşımın neticesi olarak okunamaz bilakis belirli tarihsel kırılmaların, uluslararası anlaşmaların ve güç dengelerinin birlikte şekillendirdiği çok katmanlı bir statü rejiminin ürünüdür. Bu nedenle bugünkü gelişmeleri sağlıklı biçimde değerlendirmek, bu rejimin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu ve hangi şartlar altında sürdürülebilirliğini kaybettiğini tahlil etmeyi gerektirir.

Bu çerçevede Türkiye’nin hem egemenlik hakları hem de adaların statüsünü belirleyen hukukî metinler temelinde ortaya çıkan gelişmelere kayıtsız kalması ne mümkün ne de kabul edilebilir. Böyle bir kayıtsızlık, yalnızca mevcut dengelerin aşınmasına rıza göstermek anlamına gelmez; aynı zamanda Türkiye’nin tarihî varlık iddiasını, devlet aklını ve hukukî meşruiyet zeminini bizzat inkâr etmekle eşdeğer bir tutum teşkil eder. Söz konusu gelişmeler bu nedenle bir tercih alanı olamaz; mevzuya dair son gelişmeler doğrudan egemenliğin ve devletin kurucu esaslarının muhafazasına ilişkin bir zorunluluk alanıdır.

 

Ege’deki Ada Düzeninin Kurucu Şartları ve Güvenlik Mantığı

Bu mevzunun izahı, doğrudan tarihsel ve hukukî zemine yönelmeyi gerektirmektedir. Ege’deki ada rejimi, yüzeyde bir egemenlik devri gibi görünse de gerçekte bu çerçevenin ötesine geçen çok katmanlı bir düzenlemeyi ifade etmektedir. Savaş sonrası oluşan güç dağılımı içerisinde şekillenen bu yapı, yalnız mülkiyet aktarımını değil; aynı zamanda belirli bir güvenlik dengesini gözeten bir tasarımı ihtiva etmektedir.

Söz konusu düzenin kuruluş şartları, izah edildiği üzere dönemin güç dengeleri, güvenlik hassasiyetleri ve karşılıklı tehdit algıları çerçevesinde belirlenmiştir. Adaların statüsüne ilişkin getirilen sınırlamalar, bu şartların en somut tezahürünü teşkil etmektedir. Askerî kullanıma dair kayıtlar ve sınırlamalar, teknik ayrıntılar olarak değerlendirilemez; aksine Ege’de tesis edilen dengenin korunmasını amaçlayan kurucu unsurlar arasında yer almaktadır.

Bu çerçevede ortaya çıkan statü, mutlak ve kayıtsız bir egemenlik anlayışına dayanmaz. Belirli şartlara bağlı olarak tanımlanmış ve bu şartların muhafazasıyla anlam kazanan bir düzen söz konusudur. Dolayısıyla bu statünün sürekliliği, kurucu dengelerin ve bu dengeleri ayakta tutan kayıtların korunmasına bağlıdır. Güvenlik mantığı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Ege’de kurulan düzen, taraflardan birinin mutlak hâkimiyet tesis etmesini değil; karşılıklı güvenlik endişelerini sınırlayan ve dengeleyen bir yapı oluşturmayı hedeflemektedir. Adaların askerî statüsüne ilişkin kayıtlar, bu dengenin korunmasına yönelik bir güvenlik mekanizması olarak işlev görmektedir.

Güncel gelişmeler, kurucu mantıkla doğrudan temas eden bir değişime işaret etmektedir. Adaların kullanım rejiminde gözlenen dönüşüm, askerî faaliyetlerin süreklilik kazanması ve Türkiye’ye muarız nitelik taşıyan İsrail gibi üçüncü aktörlerin sahadaki varlığının belirginleşmesi, statünün dayandığı parametrelerde derin bir aşınma meydana geldiğini ortaya koymaktadır.

Kurulan düzen, Türkiye ile Yunanistan arasında tesis edilmiş bir dengeye dayanmaktadır. Üçüncü aktörlerin bu dengeye fiilen dahil olduğu bir zeminde, kurucu şartların aynı şekilde muhafaza edildiğini varsaymak güçleşmektedir. Ortaya çıkan durum, statünün yalnız uygulanış biçimini sınırlı ölçüde etkilememekte; aynı zamanda anlamını da dönüştürmektedir. Sonuç itibarıyla mesele, güncel gelişmelerin ötesinde, kurucu şartlara bağlı bir düzenin bu şartların değiştiği bir zeminde nasıl bir karşılık üreteceği sorusuna indirgenmektedir. Türkiye açısından esas olan, ortaya çıkan durumu doğru okumak ve buna mukabil dengeyi yeniden tesis edecek iradeyi ve çerçeveyi ortaya koymaktır.

Ege Adalarının Hukuki Statüsünde Aşınma

Son dönemde Yunanistan’ın izlediği yönelim, Ege’de tesis edilmiş düzenin yalnız yüzeyinde bir hareket üretmemekte; doğrudan bu düzenin dayandığı hukukî ve stratejik varsayımları aşındırmaktadır. Türkiye’nin tehdit olarak konumlandırıldığı söylem eşliğinde gelişen askerî yakınlaşmalar, klasik ittifak davranışı sınırlarını aşmış; sahada kalıcı bir güç yerleşimi üretmiştir.

Yunanistan tarafının Amerika Birleşik Devletleri ile genişleyen askerî angajmanı, Fransa ile kurumsallaşan savunma ilişkileri ve İsrail ile yoğunlaşan temas, doğrudan çatışma potansiyeli yüksek meselelerin temerküz ettiği Ege coğrafyasına yansımaktadır. Dedeağaç hattında giderek yoğunlaşan askerî yığınak ve lojistik tahkimat, bu yönelimin en açık ve en kritik tezahürü olarak öne çıkmaktadır. Ege adalarında gözlenen askerî tahkimat ve kullanım rejimindeki dönüşümle birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo geçici bir hareketlilikten ziyade kalıcı bir güç yerleşimini işaret etmektedir. Adaların kullanım rejimi dönüşmektedir; askerî faaliyetler süreklilik kazanmaktadır. Üçüncü aktörlerin sahadaki varlığı ise geçici bir görünümden çıkarak yapısal bir nitelik kazanmaktadır.

Türkçe’de manidar bir söz vardır: “Kötü köpek sürüye kurt getirir.” Yunanistan’ın son dönemde izlediği siyaset, tam da bu sözün işaret ettiği süreci çağrıştırmaktadır. Kendi güvenlik endişelerini dış aktörler üzerinden dengeleme arayışı, ilk bakışta bir tedbir gibi sunulsa da gerçekte bölgeye kontrol edilmesi güç yeni aktörlerin ve daha karmaşık risklerin taşınmasına yol açmaktadır.

Siyasal düşünce tarihinde de benzer bir uyarı yer almaktadır. Machiavelli’nin ifadesiyle, “komşusunu yenmek için büyük güçlerle ittifak kurmak stratejik bir tuzaktır; eğer kazanırsan daha büyük bir gücün tahakkümü altına girersin, eğer müttefik güç yenilirse öfkeli komşunun karşısında yalnız ve savunmasız kalır, yok edilirsin.” Bu tespit, dış aktörlere yaslanan güvenlik arayışının her iki ihtimalde de bağımlılık ve kırılganlık ürettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

 

Tahammülün Sınırları ve Riskleri

Türkiye, Yunanistan’ın hasmane ve basiretten yoksun siyasetinin Ege’de ürettiği fiilî aşınmayı izleme lüksüne sahip değildir. Adaların hukukî statüsünü zayıflatan uygulamalar, askerî mahiyeti genişleyen kullanım rejimi ve iki devlet arasındaki denge alanına üçüncü aktörlerin taşınması, doğrudan Türkiye’nin egemenlik haklarına ve güvenlik çevresine yönelmiş bir müdahale niteliği taşımaktadır.

Yunanistan’ın Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İsrail ile geliştirdiği askerî yakınlaşma sahada doğrudan karşılık bulmaktadır. Dedeağaç hattında yoğunlaşan askerî yığınak ve lojistik tahkimat, Ege adalarında süreklilik kazanan askerî faaliyetler ve üçüncü aktör varlığının kalıcı hâle gelmesi, bölgeyi iki devlet arasında dengelenen bir deniz olmaktan çıkararak dış güç projeksiyonunun ileri hattına dönüştürmektedir. Ortaya çıkan yapı güvenlik üretmemekte; bağımlılık ve kırılganlık üretmektedir.

Benzer güvenlik mimarilerinin farklı coğrafyalarda ürettiği sonuçlar güncel ve açıktır. Hürmüz Körfezi çevresinde yaşanan gelişmeler, dış aktörlere dayalı güvenlik arayışının kısa vadede koruma hissi üretirken, orta ve uzun vadede kontrol kaybı, bağımlılık ve doğrudan hedef hâline gelme riskini büyüttüğünü göstermektedir. Bölgeye yerleştirilen askerî varlıklar, zaman içinde caydırıcılık üretmekten ziyade çatışma üretici bir karakter kazanmıştır. Aynı yönelimin Ege’ye taşınması, mevcut ihtilafı sınırlayan bir etki doğurmamakta; aksine kapsamını genişleten ve sertliğini artıran bir sonuç üretmektedir.

Ege, Türkiye ile Yunanistan arasında tesis edilmiş tarihî ve hukukî bir denge alanıdır. Bu denge, üçüncü tarafların müdahalesine açık bir düzen olarak kurgulanmamıştır. Dengenin dayandığı kayıtların aşınması, yalnız mevcut ihtilafların derinleşmesine yol açmamakta; aynı zamanda daha sert ve kontrolü güç krizlerin zeminini hazırlamaktadır.

Türkiye açısından mesele açık, ihmal edilemez ve ertelenemez bir mahiyet taşımaktadır. Adaların hukukî statüsünü fiilen aşındıran uygulamalar karşısında sessizlik bir seçenek oluşturmaz; böyle bir tutum en hafif ifadesiyle stratejik bir zaaf anlamı taşır. Uluslararası ihtilaflarda denge kurucu ve hakem rolü üstlenen bir dış politika kabiliyetinin, kendi yakın çevresinde ortaya çıkan aşındırıcı gelişmeler karşısında edilgen bir pozisyona sürüklenmesi düşünülemez.

Üçüncü aktörlerin Ege’de tesis etmeye yöneldiği askerî varlık, sıradan bir ittifak pratiği olarak değerlendirilemez. Ortaya çıkan tablo, doğrudan egemenliğe, güvenliğe ve statünün kurucu esaslarına temas eden bir nitelik taşımaktadır. Bu yönelim, yalnız mevcut dengeyi zayıflatmakla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda Ege’yi dış güç projeksiyonuna açık, daha kırılgan ve daha riskli bir güvenlik alanına dönüştürmektedir.

Türkiye’nin burada yapması gereken şey, gelişmeleri uzaktan izlemek ya da gecikmeli tepki vermek değildir. Esas olan, Ege’de adım adım aşındırılan hukukî statüyü doğru okumak, bu yönelimin Türkiye ve hatta Yunanistan için de orta ve uzun vadede doğuracağı güvenlik risklerini açık biçimde ortaya koymak ve üçüncü aktörlere yaslanan bu eylemselliğin bölgeyi daha kırılgan bir zemine sürüklediğini net şekilde ifade etmektir. Türkiye’nin bu noktadaki duruşu, yalnız kendi haklarını savunmaya indirgenemez; aynı zamanda Ege’de iki devlet arasında korunması gereken dengeyi hatırlatan ve bu dengenin bozulmasının maliyetini gösteren bir aklı ortaya koymalıdır. Türkiye açısından yapılması gereken, hukukî hakları tahkim eden, sahadaki fiilî durumu dengeleyen ve bozulan yapıyı yeniden kuran iradeyi açık ve kararlı biçimde ortaya koymaktır.

 

Ege Adalarının Statüsü ve Şartlı Egemenlik Süreci

Ege adalarının statüsü, basit bir egemenlik devrinin sonucu değildir. Ortada, Osmanlı’nın son döneminden itibaren şekillenmiş ve her aşamada belirli kayıtlarla sınırlandırılmış bir düzen vardır. Bu düzen, yalnız “kime ait” sorusuna cevap vermez; aynı zamanda “nasıl kullanılacak” sorusunu da birlikte taşır.

1912 Balkan Harbi sonrasında Osmanlı Devleti’nin Ege’deki hâkimiyeti çözülmüş, adaların önemli bir kısmı fiilen Yunanistan’ın kontrolüne geçmiştir. Ancak ortaya çıkan tablo, coğrafyanın kendi akışıyla oluşmuş bir dağılım değildir. Büyük güçlerin müdahalesiyle şekillenen bu süreçte, adalar yalnız mülkiyet konusu olarak ele alınmamış; Anadolu kıyılarının güvenliği ve bölgesel denge dikkate alınarak sınırlamalarla birlikte değerlendirilmiştir.

1923 tarihli Lozan Antlaşması bu yaklaşımı daha belirgin hâle getirmiştir. Doğu Ege adaları Yunanistan’a bırakılırken, bu bırakma işlemi sınırsız bir egemenlik tanıması şeklinde düzenlenmemiştir. Adaların askerî statüsüne ilişkin getirilen sınırlamalar, bu düzenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Böylece egemenlik, tek başına ve kayıtsız bir yetki alanı olmaktan çıkarılmış; belirli şartlarla anlam kazanan bir statü hâline gelmiştir.

Bu çerçevenin en kritik halkalarından biri, Oniki Ada’nın 1912’den itibaren İtalya’nın eline geçmesiyle başlayan süreçtir. Trablusgarp Harbi sırasında ortaya çıkan bu durum, ilk aşamada geçici bir işgal gibi görünmüş; ancak kısa süre içinde kalıcı bir nitelik kazanmıştır. Balkan Harbi sonrasında oluşan şartlar, bu geçiciliği ortadan kaldırmış ve adalar fiilen İtalya’nın tasarrufuna geçmiştir. Ortaya çıkan durum, açık ve tartışmasız bir egemenlik tesisine karşılık gelmese de adalar üzerindeki fiilî tasarrufun zaman içinde hukukî bir zemine taşınmasına ve bu sürecin Türkiye aleyhine sonuç üretmesine yol açmıştır.

Lozan düzeniyle birlikte Türkiye’nin bu adalar üzerindeki haklarından feragat etmesi, İtalya’nın egemenliğini hukukî bir zemine taşımıştır. Ancak bu egemenlik de mutlak bir karakter taşımamıştır. Adalar üzerindeki tasarruf, Ege’deki genel denge anlayışıyla birlikte düşünülmüş; askerî nitelik meselesi bu dönemde de sınırlı bir çerçevede kalmıştır. Bu durum, egemenlik ile güvenlik arasındaki bağın bu aşamada da korunduğunu göstermektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası yapı, bu süreci farklı bir noktaya taşımıştır. İtalya savaşın ardından Adalar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmiş ve 1947 tarihli Paris Barış Antlaşması ile Oniki Ada Yunanistan’a bırakılmıştır. Ancak bu devir, sıradan bir egemenlik değişimi değildir. Antlaşma hükümleri, adaların silahsızlandırılmış statüsünü açık biçimde şart koşmuştur. Bu noktada ortaya çıkan yapı, meselenin özünü açık biçimde ortaya koyar. Yunanistan’a geçen egemenlik, tek başına ve sınırsız bir tasarruf alanı değildir. Bu egemenlik, belirli şartlarla birlikte tanımlanmış ve bu şartların korunmasına bağlı kılınmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan düzen, klasik anlamda bir egemenlik devrinden ziyade, şartlara bağlı bir statü düzenini ifade etmektedir. Bugün yaşanan tartışmalar da tam bu zeminde anlam kazanmaktadır. Adaların askerî niteliğine ilişkin sınırlamaların fiilen ortadan kalkması, yalnız sahadaki bir değişim olarak görülemez. Bu gelişme, doğrudan statünün dayandığı zemini etkilemektedir. Şartlarla tanımlanmış bir düzen, bu şartların ortadan kalktığı bir ortamda aynı anlamı koruyamaz.

Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselenin özü, egemenliğin kendisi kadar onun sınırlarıdır. Ege, klasik bir sınır ihtilafı sahası addedilemez; baştan itibaren karşılıklı güvenlik hassasiyetleri üzerine kurulmuş bir denge alanıdır. Bu nedenle Ege’deki ada düzeni, tarihsel süreç içinde şekillenmiş, hukukî kayıtlarla sınırlandırılmış ve güvenlik mantığıyla tahkim edilmiş bir statüye dayanır. Bu statünün ayakta kalması, egemenlik tasarrufunun tanınması kadar, o tasarrufu çerçeveleyen sınırlamaların eksiksiz biçimde muhafazasına bağlıdır.

Sınırlamaların aşınması, münferit bir ihlal olarak görülemez; doğrudan doğruya statünün dayandığı dengeyi çözen bir süreci tetikler. Bu noktadan sonra mesele, uygulamadaki sapmaların ötesine geçer; statünün kendisi tartışmanın merkezine yerleşir.

HÜLASA

İdraki ehven olan husus Ege’de karşı karşıya olunan durumun, sıradan bir ihtilaf olmadığıdır. Zaman içinde kurulmuş bir denge çözülmektedir. Bu denge, salt coğrafyanın değil, tarihin ve hukukî kayıtların ürünüdür. Bu yapıda meydana gelen her aşınma, yalnız sahayı olduğu kadar, statünün kendisini değiştirir.

Türkiye açısından mesele gayet vazıhtır. Ege’de kurulu düzenin aşınması, izlenebilecek bir süreç olamaz. Bu sahada ortaya çıkan her fiilî durum, doğrudan egemenlik ve güvenlik alanına girer. Bu nedenle Türkiye’nin tutumu gecikemez, tereddüt taşıyamaz ve karşılıksız bırakılamaz. Ehven-i şer malum dengeyi bozan her adım, dengeyi yeniden kuracak bir karşılık üretir.

Ancak Ege yalnız bir güç sahası olarak da telakki edilemez. Türkler ile Yunanlar, bin yılı aşkın bir süre aynı coğrafyada birlikte yaşama tecrübesi üretmiş iki millettir. İki devlet istese de istemese de gelecekte bu coğrafya da komşu olmak durumundadır.  Bu nedenle Ege’de kalıcı bir düzen, dış aktörler üzerinden kurulmamalıdır. Ege’de istikrar, bu iki milletin tarihsel tecrübesine yaslanan ve iki devletin birlikte yaşama zaruretini açık biçimde kabul eden bir dengeyle mümkündür; bunun dışında bir yol, kaçınılmaz olarak daha büyük ve yönetilemez krizler üretir.

Yunanistan’ın son zamanlarda izlediği politika, kısa vadeli bir güvenlik arayışı olarak görülebilir; fakat bu yolun sonu açıktır. Dış aktörlere yaslanarak kurulan denge, güvenlik sağlamaz; bağımlılık üretir. Komşusunu dengelemek için daha büyük güçleri sahaya çağıran aktör, sonunda ya o gücün gölgesinde kalır ya da o güç çekildiğinde daha ağır bir yalnızlıkla karşılaşır.

Ege, iki devletin paylaştığı bir denizdir. Bu deniz, üçüncü tarafların nüfuz sahasına dönüştürülemez. Bu yönde atılacak her adım, yalnız mevcut ihtilafı derinleştirmekle kalmaz; aynı zamanda daha büyük ve kontrolü güç krizlerin kapısını aralar. Yukarıda da ifade edildiği üzere, kötü köpek sürüye kurt getirir; dış aktörler üzerinden kurulan her denge arayışı, beraberinde daha ağır ve yönetilmesi güç riskleri taşır.

Ege’de mevcut denge korunursa iki taraf birlikte kazanır; denge bozulursa kayıp yalnız taraflarla sınırlı kalmaz, ancak bu süreci başlatan taraf kaçınılmaz olarak ilk ve en ağır bedeli ödeyen taraf olur.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.

Haberdar Olun

Yeni yazılardan haberdar olmak adına mail'inizi ekleyin.