27 Ocak 2026 10:20

Yakın bir zamanda, iş vesilesiyle bir araya gelmiş Türk ve Çinli iş insanlarının bulunduğu bir meclisteyiz. Bir süre sonra sohbet ticari başlıklardan uzaklaştı ve Türkiye–Çin ilişkilerine yöneldi. Bu konuşma, iki ülkeye dair yerleşik bakış farklılıklarını karşılıklı biçimde aşikâr kıldı.
Sohbette söz alan Çinli katılımcılardan biri, meseleleri yalnızca ticari perspektiften ele alan bir iş insanı profiline sahip olmayıp; aynı zamanda uluslararası ilişkiler alanında, bilhassa da Ortadoğu ve Türkiye üzerine çalışan bir akademisyendi. Bu nedenle yaptığı değerlendirmeler, teorik birikim ile saha gözlemini birlikte taşıyan bir çerçeve sunuyordu. Dile getirdiği görüşler, şahsi kanaatlerinden ziyade, Çin’de siyasal otoriteden kamuoyuna kadar geniş bir alanda dolaşımda olan genel yaklaşımı da muhtemelen yansıtıyordu.
İlişkilerin özellikle ticari alanda neden beklenen hız ve derinliğe ulaşamadığı sorusu gündeme geldiğinde, doğrudan Doğu Türkistan ve Uygur meselesine atıfta bulundu. Son dönemde Şam’daki yönetim yapısı içinde, Uygur kökenli isimlerin Suriye bürokrasisinde ve kısmen ordusunda yer almasının Çin kamuoyunda olumsuz bir karşılık ürettiğini ifade etti. Bu gelişmenin, Çin açısından yalnızca Suriye iç siyasetiyle sınırlı bir başlık olarak okunmadığını; Türkiye’nin Suriye sahasındaki etkisiyle birlikte değerlendirildiğini de açık biçimde dile getirdi. Bu tür hadiselerin iki ülke arasında açık bir kriz üretmediğini, ancak ilişkilerin olumlu bir ivme kazanmasını güçleştirdiğini belirterek sözlerini tamamladı.
Burada, Çinli muhatabımızın açıkça dile getirmese de zihninde belirleyici bir varsayımı taşıdığı anlaşılıyordu. Buna göre Türkiye, söz konusu entegrasyonda ya doğrudan etkili olmuş yahut bunu engelleme kapasitesine sahipken devreye girmemiştir. Mesele, Çin tarafında, Türkiye’nin bu sonucun ortaya çıkmasında ya fail olarak ya da müdahale edebileceği hâlde pasif kalmış bir aktör şeklinde konumlandırılması üzerinden okunuyordu.
Muhatabımın değerlendirmesine cevaben şu itirazi tespiti dile getirdim: Çin’den bakıldığında, coğrafi ve zihinsel mesafenin de etkisiyle, Suriye’nin Türkiye’nin siyasal uzantısı yahut onunla özdeş bir güvenlik alanı gibi algılanması, yapılan bazı okumaları kısmen açıklayabilir. Bu algı, sahadaki gerçekliğin değil; uzaktan kurulan indirgemeci bir zihinsel haritanın ürünüdür. Oysa Suriye, tarihsel, toplumsal ve ideolojik kodları itibarıyla Arap milliyetçiliğinin en yoğun ve kurumsal biçimde tecessüm ettiği, kendi siyasal hafızasına, devlet geleneğine ve iktidar mimarisine sahip müstakil bir devlettir. Türkiye ile komşuluk ilişkisi, bu hakikati dönüştüren bir ontolojik bağ üretmemektedir.
Son on beş yıllık zaman dilimi içerisinde Suriye, modern tarihin en karmaşık ve çok katmanlı siyasal ve silahlı çatışma evrenlerinden birine sahne olmuştur. Bu süreç, salt bir iç savaş dinamiğiyle açıklanabilecek mahiyette değildir. Suriye sahası, büyük güçlerin dolaylı nüfuz mücadelelerinin, bölgesel aktörlerin rekabetçi pozisyonlarının ve yerel yapıların iç içe geçtiği çok boyutlu bir çatışma alanına evrilmiştir. Vesayet ve vekâlet savaşları, dinî ve mezhebî ayrışmalar, etnik fay hatları ve hatta aşiret düzeyine kadar inen mikro kimlik katmanları, bu sahada eşzamanlı biçimde devreye girmiştir. Dolayısıyla Suriye’yi tekil bir aktörün güvenlik uzantısı ya da homojen bir siyasal alan olarak okumak hem sahadaki gerçekliği ıskalamakta hem de yanlış nedensellik zincirleri üretmektedir.
Bu denklemde en az bir milyon insan hayatını kaybetmiş, ülke nüfusunun yaklaşık yarısı yerinden edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Avrupa Birliği ülkeleri, Arap ülkeleri, Rusya, Çin, İran ve Türkiye dâhil olmak üzere yirmiyi aşkın devlet doğrudan; buna yakın sayıda aktör ise dolaylı biçimde bu sahaya müdahil olmuştur. Buna ilaveten, elliye yakın uluslararası illegal siyasal ve silahlı örgüt uzun süre bu coğrafyada faaliyet yürütmüş; saha, bir yönüyle bir laboratuvar alanına, diğer yönüyle de on yıllar boyunca yatırım yapılmış örgütler için bir korunak, sığınak ve adeta bir akvaryuma dönüşmüştür. Bütün bu tablo, Türkiye’nin hemen yanı başında, doğrudan güvenliğini ve toplumsal dengelerini etkileyen bir zeminde teşekkül etmiştir. Suriye meselesinde Türkiye, yalnızca temkinli reflekslerle hareket edebileceği bir pozisyonda yer almamış; güvenlik, jeopolitik ve bölgesel dengelerin dayattığı zorunluluklar sebebiyle süreci dışarıdan izleyen bir aktör olma alanını fiilen kaybetmiştir. Bu çerçevede Türkiye, sahadaki gelişmeleri uzaktan takip eden bir konumdan çıkarak, bu gelişmelerin doğrudan belirleyici unsurlarından biri hâline mecburen gelmiştir.
Çatışmaların belirli bir safhasında, İran ve Rusya’nın Esed denklemi üzerinden sahayı daralttığı bir vasatta, İdlib havzasında dört ile beş milyon Sünni ağırlıklı Suriyeli nüfus toplanmış durumdaydı. Bu demografik ve coğrafi sıkışmışlık, söz konusu alanda ortaya çıkacak sınırlı bir istikrarsızlığın dahi, Türkiye’de hâlihazırda bulunan Suriyeli nüfusa ilaveten yeni ve yüksek hacimli bir mülteci dalgası riskini doğrudan tetikleyecek bir potansiyel taşımasına yol açıyordu.
Astana süreci sonrasında Türkiye’nin askerî ve diplomatik hamleleri, sahada belirleyici bir istikrar üretmiş; Türkiye fiilen bu sürecin başat ve hamî aktörlerinden biri hâline gelmiştir. İdlib bu dönemde yalnızca bir çatışma sahası olarak kalmamış; savaşın ürettiği travmanın rehabilite edilerek yönetilmeye çalışıldığı bir geçiş mekânına da dönüşmüştür. Bu çerçevede, Heyet Tahrir el-Şam öncülüğünde ortaya çıkan ve kamuoyunda “İnkâz Hükümeti” olarak anılan yapı, sahadaki dağınıklığı geçici olarak toparlayan bir ara form işlevi görmüş; kalıcı bir siyasal projeden ziyade, savaşın açtığı boşlukların ürettiği geçici bir düzenleme olarak şekillenmiştir.
Zaman içinde sahada radikalizmin yerini daha rasyonel bir siyasal arayışın almaya başlaması, dönüşümün en belirgin göstergelerinden biri hâline gelmiştir. Süreç, nihayetinde Şar’a realizmi ve pragmatizmiyle sembolleşen yeni bir denge üretmiş; bu görece normalleşme evresinde Türkiye’nin yönlendirici ve dengeleyici etkisi sahada açık biçimde hissedilmiştir.
Suriye sahasında, oluşan güç boşluklarından faydalanarak varlık gösteren ve kimi zaman kendi inisiyatifleriyle, kimi zaman da dış yönlendirmelerle hareket eden çeşitli radikal yapılar mevcuttu. Bu yapıların bir kısmı sınırlı iktidar tecrübeleri yaşayarak, Esed rejiminin çözülme sürecinde dolaylı etkiler üretmiştir. Şam’ın düşmesi ve Şar’a’nın yönetimi devralması, tekil bir örgütün yahut dar bir grubun sonucu olarak okunamaz.
Uluslararası sistemdeki genel kırılma ve güç dengelerindeki kayma bu neticeyi birlikte üretmiştir. Türkiye dışarıda bırakılarak yapılan okumalar kadar; ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İsrail, Körfez ülkeleri, Suud, Rusya ve hatta İran’ın rolleri hesaba katılmadan yapılan değerlendirmeler de eksik kalır. Sahadaki bu yapıların varlığını yok sayarak kurulan açıklamalar bütüncül bir kavrayış üretemez.
Gelinen aşamada Şar’a yönetiminin, Suriye’nin uluslararası akreditasyonu ve normalleşmesi amacıyla geçmişte birlikte hareket ettiği yapılara açık bir çağrı yaptığı görülmektedir. Şar’a’nın dolayısı ile yeni Suriye hükümetinin mesajı gayet sarihtir: “Ortaya çıkan tabloda pay sahibisiniz; artık yeni Suriye’nin parçasısınız. Suriyelilik kimliğini benimseyin, geçmiş davaları geride bırakın ve bizimle birlikte ödediğiniz bedellerin karşılığı olarak Suriye’yi vatan telakki edin.” Bu çerçevede, herhangi bir ülkeyle yeni gerilim alanları oluşturulmamasının temel bir ilke olarak vurgulandığı; bu doğrultuda yapılan çağrının, Uygur kökenli unsurlar bakımından da geçerli olduğunun açık ve tereddüde yer bırakmayacak nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.
Sohbetin bu safhasında masadaki bir dostumun yaptığı ilave, meselenin asıl kırılma noktasını daha da görünür kıldı. O’na göre de Çin tarafı, Suriye devletinin aileleriyle beraber toplam sayıları on bini geçmeyen, Suriye’de bulunan Uygur kökenlilerin bürokrasi ve orduya entegrasyonu üzerinden Türkiye’nin bu süreçteki rolünü dolaylı ya da dolaysız biçimde sorgularken, sahadaki daha geniş ve belirleyici tabloyu ikincil bir düzleme itmektedir. Oysa Türkiye’nin Suriye sahasındaki yaklaşımı, Uygur başlığıyla sınırlı bir okuma üretmemektedir. Türkiye, kendi güvenliği açısından doğrudan tehdit olarak tanımladığı PYD/YPG ve PKK unsurları söz konusu olduğunda dahi, kalıcı çözümü bu yapıların Suriye sistemine entegrasyonunda aramaktadır. Temel yönelim, örgütsel formların tasfiyesi ve tüm unsurların Suriye’nin sosyal, siyasal ve askerî sistemi içine dâhil edilmesidir.
Bu çerçevede Türkiye’nin sahada verdiği mesaj gayet açıktır: silahlı ve örgütlü kimlikler sürdürülebilir kabul edilmez; bu yapıların çözülmesi ve bireylerin meşru devlet yapıları içinde konumlandırılması esas alınır. Suriye’deki Uygur unsurlar üzerinden yapılan okumalar, Türkiye’nin radikal yapıları muhafaza ettiği yahut yönlendirdiği yönündeki varsayımı teyit etmez; bilakis silahlı yapıların tasfiye edilerek devlet düzeni içinde eritilmesine dayalı bir sürecin işletildiğine işaret eder. Çin’in bu sonucu Türkiye’nin sorumluluğunu ima eden bir problem alanı olarak okuması, sahada yürütülen entegrasyon siyasetinin mantığını tersinden kavramaya yol açmaktadır. Ortaya çıkan tablo, Türkiye’yi sorgulamaktan ziyade, Türkiye’nin nasıl bir devlet pratiği inşa ettiğini anlamayı gerekli kılmaktadır. Bu pratik, Türkiye açısından doğrudan tehdit üreten yapılara karşı dahi, örgütsel varlığın sürdürülmesi yerine fesih, dağılma ve unsurların meşru devlet mekanizmaları içinde çözündürülmesini esas alan bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Suriye’deki Uygurlar üzerinden yürütülen değerlendirme, daha geniş ve sistematik bağlam dikkate alınmadığında, meseleyi açıklığa kavuşturmak yerine analitik bir bulanıklık üretmektedir. Söz konusu yaklaşımın Çinli muhatabımızın zihninde belirli bir algısal eşik oluşturduğu ifade edilebilir. Bu vesileyle, Türkiye ile Çin arasındaki gerilim alanlarının çoğu durumda sahada yaşanan gelişmelerden ziyade, bu gelişmelerin hangi zihinsel çerçeve içinde anlamlandırıldığıyla doğrudan ilişkili olduğu daha net biçimde görünür hâle gelmiştir.
Kanaatim o ki Türkiye’nin benzer meseleleri üzerinden edindiği uzun soluklu tecrübe, Çin açısından dikkate değer bir referans alanı sunmaktadır. Türkiye, yarım asra yaklaşan bir süre boyunca silahlı örgütlenmelerle, toplumsal aidiyet krizleriyle ve kimlik temelli siyasal taleplerle iç içe geçmiş bir güvenlik sorununu yönetmiştir. Bu tecrübe, örgütle mücadele ile örgüt mensubuyla ilişki kurma biçimlerinin aynı zeminde ele alınamayacağını; zaman içinde şekillenen devlet pratiğinin ise örgütsel formları dağıtmayı ve bireyi yeniden siyasal ve toplumsal sistem içine çekmeyi merkeze aldığını ortaya koymuştur.
Suriye’de işletilmeye çalışılan yaklaşım, Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği devlet pratiğinin doğrudan sahaya yansımasıdır. Türkiye, kendisi açısından açık terör tehdidi üreten PYD/YPG ve PKK bağlantılı unsurlar söz konusu olduğunda dahi, kalıcı çözümü silahlı yapıların devamlılığında aramaz. Türkiye’nin esas yönelimi; örgütsel bağların koparılması, silahlı kimliklerin çözülmesi ve bu unsurların Suriye’nin sosyal, siyasal ve askerî düzeni içine dâhil edilmesidir. Bu yaklaşım, anlık güvenlik reflekslerinin aksine uzun vadeli istikrar, normalleşme ve devlet kapasitesinin yeniden inşasını hedefleyen bütüncül bir çerçeveye dayanır. Bu perspektiften bakıldığında, Çin’in Uygur kökenli unsurlar üzerinden Türkiye’nin rolünü sorgulayan yaklaşımı, sahada fiilen uygulanan daha geniş Türk devlet pratiğini yeterince kavrayamamaktadır. Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü süreç, belirli grupların korunması ya da yönlendirilmesi üzerine kurulmamakta; silahlı ve örgütlü kimliklerin tasfiyesi yoluyla yeni bir siyasal denge üretmeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle söz konusu yaklaşım, Çin’in aşina olduğu otoriter, konvansiyonel ve konservatif güvenlik reflekslerinden ayrışmakta ve tam da bu ayrışma, meselenin doğru kavranması açısından belirleyici bir anlam taşımaktadır.
Gelinen aşamada mesele, Suriye sahasındaki tekil gelişmelerin ötesine taşmıştır. Asıl soru, Türkiye ile Çin’in birbirini hangi tarihsel hafıza, hangi güvenlik aklı ve hangi stratejik ön kabuller üzerinden okuduğudur. Bu okuma biçimleri dönüşmedikçe, sahadaki gelişmelerin iki ülke ilişkilerine yapısal bir derinlik kazandırması güç görünmektedir. Bu sebeple Türkiye–Çin ilişkilerini sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için, yalnızca güncel başlıklara odaklanmak kâfi değildir. İlişkilerin tarihsel arka planına, karşılıklı algı kalıplarının nasıl teşekkül ettiğine ve iki ülke arasında oluşan zihinsel mesafenin hangi dinamikler üzerinden üretildiğine bakmak gerekir.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca Türkiye–Çin ilişkilerine mahsus bir okuma sorununa işaret etmemektedir. Küresel ölçekte yerleşik anlam kalıplarının, alışılmış referans çerçevelerinin ve uzun süre istikrar üretmiş ezberlerin çözülmeye başladığı daha geniş bir tarihsel kırılmanın içindeyiz. Devletlerin aynı hadiselere bakıp farklı anlamlar üretmesi artık istisnai bir durum değildir; bu hususiyet yeni dönemin kurucu vasfı hâline gelmiştir. Bu sebeple dünya siyaseti, son yıllarda rasyonel süreklilikten ziyade bilinçli sarsıntılar ve hesaplanmış düzensizlikler üzerinden ilerlemektedir. Bu yeni evrenin en görünür tezahürü ise, Donald Trump döneminde somutlaşan ve küresel düzenin yerleşik kodlarını peş peşe boşa düşüren siyasal pratiklerde açığa çıkmıştır.
Trump’ın Dünyasında Eski Ezberlerin Sansasyonel Biçimde Tükenişi
Uluslararası sistem, son yirmi yılda nicel bir genişleme yahut daralma sürecinden ziyade, derin bir nitel kırılma yaşamaktadır. Gücün coğrafyası yer değiştirmiş; üretim, lojistik ve etki ağları yeniden biçimlenmiş; siyasal meşruiyetin dayandığı anlatılar belirgin biçimde aşınmıştır. Uzun süre tek merkezli bir hiyerarşi etrafında işleyen dünya siyaseti, bugün çoklu odakların, geçişli ittifakların ve sabitlenmeyen güç alanlarının tayin ettiği bir zeminde ilerlemektedir. Bu yeni tabloda, geçmişin kavramlarıyla kurulan analizler kaçınılmaz biçimde eksik kalmaktadır.
Ne var ki bu yapısal dönüşüm, uzun süre küresel siyasal aklın merkezinde yeterince idrak edilememiştir. Yerleşik düzen, kendi ürettiği kavramların dünyayı taşımakta yetersiz kaldığını kabullenmekte isteksiz davranmıştır. Bu farkındalığın görünür hâle gelmesi ise, ironik biçimde, sistemin içinden çıkan fakat onu temsil etme iddiası taşımayan bir figür sayesinde mümkün olmuştur.
Donald Trump, küresel düzeni yeniden kuran bir liderden ziyade, mevcut düzenin dilini, ahlâkını ve meşruiyet zeminini fütursuzca ifşa eden bir işlev görmüştür. Trump’ın söylemi ve pratiği, incelikli stratejik tasarımlar üretmekten uzaktır; ancak tam da bu hamlık ve pervasızlık, uluslararası sistemde bir süredir biriken gerilimi görünür kılmıştır. Yerleşik normların, evrensel değer iddialarının ve çok taraflılık anlatısının ardında ne ölçüde çıplak bir güç siyaseti bulunduğu, bu dönemde örtüsüz biçimde açığa çıkmıştır. Bu bakımdan Trump, yeni bir dünya düzeninin mimarı değildir; fakat eski düzenin artık işlemediğini herkesin görebileceği şekilde ortaya seren bir katalizör işlevi görmüştür.
Yaşanan dönüşüm, teknik bir güç dengesi değişimi olarak okunamaz. Asıl kırılma, dünya siyasetinin hangi kavramlarla anlamlandırıldığı, hangi akılla yönetildiği ve hangi anlatılar üzerinden meşruiyet üretildiği sorularında yoğunlaşmaktadır. Yirminci yüzyıl boyunca, bilhassa ikinci cihan harbi sonrasında teşekkül eden düzen kurucu kavramsal çerçeveler, bugünün dünyasını taşımakta zorlanmakta; kurumlar ve devletler, anlamı aşınmış şablonlar içinde birbirlerini tanımlamayı sürdürmektedir. Bu durum, küresel siyasette derin bir okuma krizine işaret etmektedir.
Söz konusu kriz, özellikle büyük ve orta ölçekli güçler arasındaki ilişkilerde daha görünür hâle gelmektedir. Türkiye ve Çin gibi aktörler, eski düzenin edilgen unsurları olarak kalmamış; tarihsel süreklilikleri, coğrafi derinlikleri ve siyasal hafızalarıyla yeni dönemin oluşumunda doğrudan rol üstlenmiştir. Buna rağmen karşılıklı değerlendirmeler, güncel kapasiteyi esas alan bütüncül analizlerden çok, geçmişte üretilmiş kalıpların tekrarına dayanmaktadır. Bu durum, ilişkileri derinleştiren bir stratejik süreklilik üretmek yerine, temkinli temas ve kontrollü mesafe üzerine kurulu kırılgan bir zemin ortaya çıkarmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye–Çin ilişkileri, küresel dönüşümün en berrak biçimde izlenebileceği örneklerden biri olarak öne çıkabilir. Her iki ülke de tarihsel olarak yalnızca kendi coğrafyalarına sıkışmamış; merkez–çevre ilişkileri kurmuş, bölgesel düzen üretmiş ve uzun soluklu siyasal süreklilikler inşa etmiş aktörlerdir. Buna karşın modern dönemde ilişkilerin sınırlı kalması, potansiyelin stratejik bir ortaklığa dönüşmesini geciktirmiştir. Bu gecikmenin temel nedeni, diplomatik temas eksikliğinden çok, kalıcı bir zihinsel mesafenin varlığıdır.
Çin’in Türkiye okuması uzun süre, Ankara’yı Batı ittifak sistemi ve NATO üyeliği üzerinden tanımlayan dar bir çerçeveye yaslanmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel hareket kabiliyetini, çok katmanlı dış politika reflekslerini ve çevre havzalardaki etkisini ikincil bir unsur olarak ele almıştır. Türkiye tarafında ise Çin çoğu zaman ekonomik büyüklüğü ve üretim kapasitesi üzerinden değerlendirilmiş; Pekin’in siyasal aklı, güvenlik tasavvuru ve küresel düzen anlayışı tali bir analiz alanında kalmıştır. Bu karşılıklı indirgeme, ilişkilerin stratejik derinlik kazanmasını sınırlayan temel etkenlerden biri olmuştur.
Oysa küresel sistemin ulaştığı aşama, bu tür okumaların taşıma kapasitesini ortadan kaldırmıştır. Atlantik merkezli düzenin norm üretme gücü belirgin şekilde zayıflamış; Asya merkezli güç havzaları yalnızca iktisadi düzlemde değil, siyasal alanlarda da belirleyici olmaya başlamıştır. Bu süreç, Türkiye açısından çok yönlü bir jeopolitik muhasebeyi zorunlu kılarken; Çin açısından yükselen gücünün beraberinde getirdiği meşruiyet ve anlatı üretme sorumluluğunu daha görünür hâle getirmiştir. Buna rağmen Türkiye–Çin ilişkilerinin belirli başlıklara sıkışması dikkat çekmektedir. Özellikle Uygur meselesinin, iki ülke arasındaki ilişkinin ana referans noktalarından biri hâline gelmesi, bu sıkışmanın en somut göstergesidir. Tekil bir toplumsal ve siyasal başlığın, bütün ilişki alanını belirleyen başat bir çerçeveye dönüşmesi, stratejik düşünceyi daraltan bir etki üretmektedir.
Bu daralma, tarafların kendi önceliklerini sağlıklı biçimde tanımlamasını zorlaştırmakta ve ilişkiyi üçüncü aktörlerin ürettiği söylem alanlarına açık hâle getirmektedir. Bu nedenle mesele, tek tek olayların doğruluğu yahut yanlışlığı üzerinden yürütülecek bir tartışmanın ötesindedir.
Asıl belirleyici olan, bu olayların hangi tarihsel hafıza, hangi güvenlik aklı ve hangi stratejik ön kabuller üzerinden okunduğudur. Dünya değişirken okuma biçimlerinin sabit kalması, ilişkileri ileri taşımak yerine donuklaştırmaktadır. Türkiye ile Çin arasındaki ilişkinin yeni bir düzleme taşınabilmesi, ancak bu zihinsel eşiğin aşılmasıyla mümkün olabilecektir.
Türkiye–Çin İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı
Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler, yüzeysel bir bakışla uzun bir tarihsel sürekliliğe sahipmiş izlenimi verse de bu süreklilik, temas yoğunluğu yahut stratejik derinlik üretmiş bir ilişki biçimine tekabül etmemektedir. Aksine iki ülke arasındaki tarihsel bağ, büyük ölçüde sınırlı temas, karşılıklı ilgisizlik ve üçüncü aktörlerin belirleyiciliği üzerinden şekillenmiştir. Bu tablo, bugün hissedilen zihinsel mesafenin rastlantısal olmadığını; tarihsel olarak teşekkül etmiş yahut inşa edilmiş bir arka plana dayandığını göstermektedir.
Osmanlı–Çin temasları, II. Abdülhamit döneminde gerçekleştirilen sınırlı sayıdaki teşebbüsler istisna tutulduğunda —1901 yılında Osmanlı Devleti’nin Pekin’e resmî bir elçi heyeti göndermesi bu çerçevede anılabilir— büyük ölçüde sembolik düzeyde kalan diplomatik girişimlerle sınırlı kalmıştır. Her iki imparatorluk da siyasal tahayyüllerini kendi merkezî havzaları etrafında inşa etmiş; karşı tarafın coğrafyasını ikincil bir alan olarak konumlandırmıştır. Bu karşılıklı mesafe, bir çatışma ya da rekabet üretmemiş; bunun yerine süreklilik kazanan bir ilgisizlik hâli doğurmuştur. Modern döneme intikal eden bu tarihsel miras, Türkiye ile Çin’in birbirini tanıma ve okuma kapasitesini sınırlayan ilk katmanı oluşturmuştur.
Soğuk Savaş dönemi, bu mesafeyi daha da kurumsallaştırmıştır. Türkiye, güvenliğini ve siyasal yönelimini Batı’ya mukavemet edememe riski çerçevesinde Batı ittifak sistemi içinde tanımlayan bir konum edinirken; Çin, devrim sonrası dönemde ideolojik bütünlük ve rejim güvenliğini merkeze alan bir dış politika hattı izlemiştir. Bu iki yönelim doğal bir temas zemini üretmemiş; tarafları birbirini dolaylı okumalar üzerinden kavrayan bir yapıya sürüklemiştir. Türkiye, Çin’i uzak ve kapalı bir ideolojik aktör olarak algılarken; Çin, Türkiye’yi Batı’nın ileri hattında konumlanan bir NATO unsuru olarak kodlamıştır.
Bu dönemde ilişkiler, doğrudan temaslardan ziyade üçüncü aktörler üzerinden şekillenmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği, Çin’in Sovyetler Birliği ile yaşadığı ayrışma ve akabinde ABD ile kurduğu karmaşık ilişki ağı, Ankara–Pekin hattının müstakil bir stratejik eksen üretmesini zorlaştırmıştır. Ortaya çıkan yapı, iki ülkenin birbirini kendi gerçekliği üzerinden tanıması yerine, küresel bloklaşmanın filtreleri aracılığıyla okumasına yol açmıştır. Zamanla bu filtreler kalıcı zihinsel şablonlara dönüşmüştür.
Soğuk Savaş sonrasında ideolojik bloklaşma çözülmüş, ekonomik küreselleşme yeni temas alanları açmıştır. Bu safhada Türkiye–Çin ilişkileri ilk kez belirgin bir iktisadî boyut kazanmış; ticaret, yatırım ve Kuşak- Yol ve Orta Koridor kapsamında lojistik başlıklar öne çıkmıştır. Buna rağmen bu temaslar, stratejik bir bütünlük üretmekte sınırlı kalmıştır. Ekonomik ilişki, siyasal ve güvenlik alanlarından büyük ölçüde yalıtılmış bir hat üzerinde ilerlemiş; tarafların birbirini anlama kapasitesini derinleştiren bir tesir üretmemiştir.
Ortaya çıkan kopukluk, özellikle Çin’in Türkiye’yi uzun yıllar boyunca tek katmanlı bir jeopolitik çerçeve içinde okumasında belirleyici rol oynamıştır. Çin havzasındaki hâkim algıda Türkiye, Batı sistemiyle kurduğu kurumsal ilişkiler üzerinden tanımlanmış; bu nedenle kendi stratejik aklını üretebilen, otonom refleksler geliştirebilen bir devlet kapasitesi yeterince görünür kılınamamıştır. Bu okuma biçimi, Türkiye’yi ittifak aidiyetleriyle sınırlı, hareket alanı dar bir aktör olarak konumlandırmıştır.
Oysa son dönemde yaşanan gelişmeler, bu çerçevenin açıklayıcı gücünün zayıfladığını açık biçimde ortaya koymuştur. Rusya–Ukrayna savaşı sürecinde sergilenen denge siyaseti, Suriye sahasında eş zamanlı askerî, diplomatik ve siyasi araçların birlikte işletilmesi ve İran dosyasında giderek belirginleşen çok yönlü temas trafiği, Türkiye’nin kendi önceliklerini esas alan müstakil bir stratejik kapasiteye sahip olduğunu göstermektedir. Bu örnekler, Türkiye’nin yalnızca konjonktürel manevralar yapan bir aktör olmadığını; aksine bölgesel ve küresel krizleri kendi devlet aklı süzgecinden geçirerek yön verebilen bir güç alanı inşa ettiğini teyit etmektedir.
Türkiye cephesinde ise Çin, çoğu zaman ekonomik büyüklüğü ve üretim kapasitesiyle tanımlanan bir güç olarak algılanmış; Pekin’in güvenlik aklı, tarihsel travmaları ve iç bütünlük hassasiyetleri tali bir ilgi alanında kalmıştır. Böylece her iki taraf da birbirini, kendi tarihsel tecrübelerinin ürettiği kavram setleri üzerinden okuma eğilimi göstermiştir.
Söz konusu tarihsel arka plan, günümüzde ortaya çıkan hatalı nedenselliklerin ve eksik okuma biçimlerinin zeminini teşkil etmektedir. Suriye sahasında yaşanan gelişmelerin Türkiye üzerinden okunması, Çin açısından yeni bir refleks gibi görünse de kökleri müşarun ileyh derinliğe dayanmaktadır. Türkiye’nin çevre coğrafyalardaki etkinliğini müstakil bir devlet pratiği olarak kavramak yerine, başka güçlerin uzantısı yahut bir denge unsuru şeklinde değerlendirme eğilimi, bu zihinsel mirasın ürünüdür. Oysaki Türkiye, çevre havzalarda yalnızca tepki veren bir aktör konumunda kalmamakta; kendi güvenlik, istikrar ve düzen tasavvurunu sahaya yansıtan çok katmanlı bir devlet pratiği geliştirmektedir. Çin’in yükselen küresel rolüyle birlikte, ikili ilişkilerde tek boyutlu okumaların ötesine geçen daha karmaşık değerlendirmelere yönelmesi gerekmektedir. Tarihsel mesafenin bugüne taşınması, bu ihtiyaca karşılık üretmemektedir.
Çin’in Türkiye Okumasındaki Ezberleri, Dar Çerçeveli Güvenlik Aklı ve Algıları
Çin’in Türkiye’ye yönelik yaklaşımı, güncel gelişmelerin tetiklediği geçici reflekslerle sınırlı değildir. Uzun bir tarihsel mesafe, sınırlı doğrudan temas ve büyük ölçüde üçüncü aktörlerin ürettiği çerçeveler üzerinden şekillenmiş bir algı setine dayanmaktadır. Bu nedenle Çin’in Türkiye tasavvuru, çoğu zaman Türkiye’nin fiilî kapasitesini, sahadaki devlet pratiğini ve çok katmanlı hareket kabiliyetini tam olarak yansıtmayan dar bir perspektif üretmektedir. Ve bu perspektifin merkezinde, Türkiye’nin uzun süre Batı ittifak sistemi içinde konumlanmış olması yer almaktadır.
Çin açısından Türkiye, çoğu zaman bağımsız stratejik akıl üreten bir aktör olarak değil, daha geniş bir jeopolitik düzenin işlevsel bir unsuru olarak kodlanmıştır. Söz konusu kodlama, Türkiye’nin çevre coğrafyalarda geliştirdiği inisiyatifleri otonom bir devlet pratiği olarak okumayı zorlaştırmış; Ankara’nın hamleleri sıklıkla başka güç merkezleriyle irtibatlandırılarak anlamlandırılmıştır. Neticede Türkiye’nin sahadaki etkisini artıran her adım, eş zamanlı olarak kuşku üreten bir algı zemini doğurmuştur.
Algının ikinci katmanında, Çin’in güvenlik merkezli düşünme biçimi bulunmaktadır. İç bütünlük ve rejim istikrarı hassasiyeti etrafında şekillenen bu güvenlik aklı, tehdit algısını çoğu zaman sabit kimlikler ve kalıcı aidiyetler üzerinden kurmaktadır. Böyle bir zeminde, Türkiye’nin sahada yürüttüğü dönüşüm ve entegrasyon süreçleri, tehditleri çözen dinamikler olarak değil, belirsizlik üreten alanlar şeklinde algılanabilmektedir. Suriye sahasında yaşanan gelişmeler de bu sınırlılığı daha görünür hâle getirmiştir. Çin kamuoyunda ve karar alıcı çevrelerde, sahadaki bazı aktörlerin varlığı Türkiye’nin bu aktörler üzerindeki etkisi üzerinden okunmaktadır. Uygur kökenli unsurların Şar’a yönetimiyle birlikte Suriye bürokrasisi ve ordusunda kısmen üst düzey pozisyonlara gelmesi, bu bağlamda Türkiye’nin rolünün sorgulanmasına yol açmıştır. Ancak bu sorgulama, sahayı dönüşen bir süreç olarak ele almak yerine, sonuçtan geriye doğru kurulan statik bir tehdit anlatısına yaslanmaktadır.
Yaklaşımın temel zaafı, Türkiye’nin sahada işletmeye çalıştığı devlet pratiğini Çin tarafının yeterince kavrayamamasıdır. Türkiye’nin izlediği yol, silahlı yapıların sürekliliğine dayalı bir güvenlik mantığına yaslanmaz. Esas hedef, örgütsel kimliklerin çözülmesi, bireylerin meşru devlet yapıları içinde konumlanması ve uzun vadeli istikrarın bu yolla tesis edilmesidir. Çin’in güvenlik aklı ise süreç odaklı ve dönüştürücü bu yaklaşımı çoğu zaman öngörülemezlik kaynağı olarak değerlendirme eğilimi taşımaktadır.
Ortaya çıkan algı farkı, Çin’in Türkiye’yi okurken olayları bağlamından koparma riskini artırmaktadır. Suriye’deki tekil gelişmeler, Türkiye’nin bütüncül dış politika yaklaşımını temsil eden sabit göstergeler gibi ele alınmakta; sahadaki karmaşık aktör dengeleri doğrudan Türkiye’nin iradesine atfedilmektedir. Böylece Türkiye, çözüm üreten bir aktör olarak değil, riskleri yönetemeyen yahut yönlendiren bir unsur şeklinde konumlandırılabilmektedir. Bu konumlandırma, ilişkilerin ilerlemesini sınırlayan ciddi bir zihinsel bariyer üretmektedir.
Bir diğer sınırlılık, Türkiye’nin bölgesel tecrübesinin yeterince hesaba katılmamasıdır. Türkiye, yakın çevresinde uzun süredir devam eden çatışmalar, toplumsal kırılmalar ve kimlik temelli gerilimlerle yüzleşmiş; bu süreçte devlet kapasitesini yeniden tanımlamak durumunda kalmıştır. Ortaya çıkan birikim, askerî araçlarla sınırlı olmayan; siyasal, sosyal ve diplomatik enstrümanları birlikte kullanan çok katmanlı bir yaklaşımı mümkün kılmıştır. Bu tecrübenin Çin’in Türkiye okumasında yeterince karşılık bulmaması, değerlendirmeleri daraltmaktadır.
Mesele, Çin’in Türkiye’ye yönelik niyetinden çok, Türkiye’yi anlamak için kullandığı kavramsal araçların sınırlılığıdır. Çin, Türkiye’yi okurken kendi tarihsel travmalarının ve güvenlik önceliklerinin ürettiği kavram setlerini merkeze almakta; bu kavramların Türkiye’nin sahadaki fiilî gerçekliğiyle ne ölçüde örtüştüğünü yeterince test etmemektedir. Ortaya çıkan tablo, kasıtlı bir yönelimden ziyade, yetersiz ve dolaylı okuma araçlarının ürettiği yapısal bir körlüğe işaret etmektedir.
Körlüğü derinleştiren temel unsur ise Çin’in Türkiye’yi büyük ölçüde doğrudan kaynaklardan değil, Batı merkezli bilgi üretim havzaları üzerinden takip etmesidir. Batı medyası, düşünce kuruluşları ve yerleşik akademik literatür tarafından süzülmüş anlatılar, Çin’in Türkiye algısında belirleyici bir filtre işlevi görmektedir. Bu müktesep, Türkiye’yi çoğu zaman kendi tarihsel bağlamından koparan, Batı ile kurduğu ilişkiler üzerinden tanımlayan ve sahadaki otonom devlet pratiğini ikincil bir unsur hâline indirgeyen bir perspektif üretmektedir. Neticede Türkiye, kendi gerçekliğiyle değil, başkalarının ürettiği anlamlarla değerlendirilen bir aktöre dönüşmektedir.
Bu dolaylı okuma biçimi, yalnızca yanlış nedensellikler üretmekle kalmamakta; aynı zamanda Çin’in Türkiye ile kurabileceği daha derin, doğrudan ve özgün bir stratejik ilişki zemininin de önünü kapatmaktadır. Çin’in Türkiye okumasının güncellenmesi, yalnızca ikili ilişkilerin sağlığı açısından değil; artan küresel etkisini daha sürdürülebilir ve meşru bir zemine oturtabilmesi bakımından da kritik bir eşik teşkil etmektedir. Türkiye gibi çok katmanlı ve sahada dönüştürücü kapasiteye sahip bir aktörü dar güvenlik şablonları içinde değerlendirmek, Çin’in kendi stratejik ufkunu da sınırlayan bir sonuç üretmektedir. Kolaycılığa kaçan bu okuma biçimi değişmediği sürece, Suriye sahasında yahut başka kriz alanlarında yaşanacak her yeni gelişme, Türkiye–Çin ilişkilerinde benzer yanlış nedenselliklerin yeniden üretilmesine yol açacaktır. Bu döngünün kırılması, Çin’in Türkiye’yi risk başlıklarıyla sınırlayan bir güvenlik okumasından çıkarıp, süreç yöneten ve dönüştürücü bir devlet pratiği geliştiren bir aktör olarak kavramasıyla mümkün olacaktır.
Türkiye’nin Çin Okumasında Mesafe, Temkin ve Stratejik Derinlik Sorunsalı
Türkiye’nin Çin’e yönelik yaklaşımı, uzun yıllar ihtiyatlı bir mesafe içinde şekillenmiştir. Bu mesafe, planlı bir stratejik yönelimden ziyade temas yoğunluğunun sınırlı kalması ve kullanılan kavramsal araçların dar bir çerçevede kalmasından kaynaklanmıştır. Çin, Türkiye’de ağırlıklı olarak ekonomik kapasitesi, üretim gücü ve ticaret hacmi üzerinden ele alınmış; bu yaklaşım belirli alanlarda ilerleme sağlasa da siyasal akıl, güvenlik tasavvuru ve uzun vadeli düzen hedefleri tali bir inceleme alanında kalmıştır. Böylece ilişki, temasın mevcut olduğu fakat anlam derinliğinin sınırlı seyrettiği bir form kazanmıştır.
Bu sınırlılığın ilk katmanı, Türkiye’nin uzun süre Atlantik–NATO merkezli bir dış politika evreni içinde hareket etmesiyle bağlantılıdır. Güvenlik mimarisi, diplomatik refleksler ve stratejik öncelikler bu eksen etrafında şekillenmiş; Asya merkezli güçlerin tarihsel süreklilikleri ve uzun vadeli siyasal tasarımları ikincil bir dikkat alanında yer almıştır. Bu bağlamda Çin, çoğu zaman uzak, karmaşık ve doğrudan ilişki kurmayı zorlaştıran bir aktör olarak algılanmıştır.
İkinci katman, Çin’in siyasal sistemi ve karar alma mekanizmalarına dair sınırlı kavrayıştan beslenmiştir. Türkiye’de Çin sıklıkla yekpare bir devlet aygıtı olarak ele alınmış; parti–devlet ilişkisi, merkez–yerel dengesi, tarihsel hafızanın güvenlik aklı üzerindeki belirleyici rolü ve uzun soluklu stratejik planlama geleneği yeterince derinlikli biçimde çalışılmamıştır. Bu durum, Pekin’in adımlarının süreklilik üreten bir stratejik çizgi yerine anlık güç hamleleri olarak okunmasına yol açmıştır.
Bir diğer daralma alanı, Çin’in küresel düzen tasavvurunun Türkiye’de yeterince merkezî bir başlık hâline gelmemesidir. Çin, ekonomik kapasitesinin ötesinde norm üreten, kurum inşa eden ve alternatif düzen anlatıları geliştiren bir aktör konumundadır. Buna rağmen değerlendirmeler çoğu zaman ticaret dengesi, yatırım akışı ve finansman başlıklarıyla sınırlı kalmış; bu durum ilişkide stratejik derinlik üretme kapasitesini daraltmıştır.
Mesafe ve temkin, güvenlik alanında da benzer bir sonuç doğurmuştur. Çin’in iç bütünlük hassasiyeti, tarihsel travmaları ve güvenlik öncelikleri Türkiye’de çoğu zaman tali başlıklar üzerinden ele alınmıştır. Son dönemde Uygur meselesi etrafında şekillenen söylem ise insani duyarlılık ile stratejik akıl arasında tutarlı ve bütüncül bir hat kurmakta zorlanmıştır. Esas mesele duyarlılığın varlığı değil; bu duyarlılığın hangi diplomatik araçlarla, hangi stratejik bağlam içinde ve hangi uzun vadeli hedefle ifade edildiğidir. Zamanla bu temkin, karşılıklı güvensizliği besleyen bir etki üretmiştir. Çin’in bazı adımları Ankara’nın bölgesel etkinliğini sınırlama arayışı olarak okunmuş; Türkiye’nin Çin’le geliştirdiği her temas Batı ile ilişkiler bağlamında bir denge hamlesi şeklinde değerlendirilmiştir. Bu algı, ilişkinin kendi iç mantığıyla olgunlaşmasını geciktiren bir zemin oluşturmuştur.
Küresel sistemin ulaştığı aşama, bu mesafenin yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çoklu güç merkezlerinin belirlediği yeni dünyada Türkiye, tek eksenli okuma biçimleriyle hareket alanını daraltmaktadır. Çin ise bu çok merkezli yapının kurucu aktörleri arasında açık biçimde yer almaktadır. Çin’i yalnızca ekonomik ortaklık düzleminde konumlandırmak, Türkiye’nin stratejik ufkunu sınırlayan bir sonuç üretmektedir.
Değişen Küresel Dengelerde Eski Okumaların Anlam Kaybındaki Radikal Durum
Küresel sistemin ulaştığı aşama, güç merkezlerinin yer değiştirmesiyle sınırlı bir dönüşümü ifade etmemektedir. Esas değişim, güçle birlikte anlam üretme kapasitesinin, meşruiyet inşa yollarının ve ittifak mantıklarının eşzamanlı biçimde yeniden şekillenmesinde ortaya çıkmaktadır. 20. yüzyıl boyunca belirleyici olan sabit bloklar, hiyerarşik düzen ve öngörülebilir saflaşmalar, günümüzde akışkan, çok katmanlı ve bağlama duyarlı ilişki biçimlerine evrilmiştir. Bu zeminde, geçmiş dönemin kavramsal araçları açıklayıcı gücünü yitirmiştir.
Soğuk Savaş sonrasında teşekkül eden küresel düzen, uzun süre Atlantik merkezli bir norm üretim çerçevesi üzerinden işlemiş; devletlerin birbirini algılama biçimleri de bu merkezin ürettiği kavramlarla şekillenmiştir. Güvenlik, ittifak ve tehdit tasavvurları sabit kimlikler ve kalıcı kamplar etrafında kurgulanmıştır. Güncel küresel yapı ise bu okuma tarzının taşıma kapasitesini aşan bir hareketlilik ve çok yönlülük üretmektedir. Türkiye ile Çin arasındaki ilişki, eski okuma biçimlerinin neden anlam kaybına uğradığını gösteren çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Her iki ülke de yukarıda ifade edildiği gibi kendi çevrelerinde düzen kuran, kriz yöneten ve etki alanı inşa eden devlet pratikleri geliştirmektedir. Buna rağmen karşılıklı algıların geçmiş dönemlerin güvenlik ve ittifak kalıplarıyla şekillenmesi, ilişkinin taşıdığı potansiyelin dar bir hatta sıkışmasına yol açmaktadır.
Eski okuma biçimlerinin temel açmazı, dünyayı statik bir denge fikri üzerinden ele almasıdır. Günümüz uluslararası ortamında denge, sürekli yeniden kurulan bir süreç mahiyeti taşımaktadır. Devletlerin konumu, hangi blokta yer aldıklarıyla sınırlı bir anlam üretmemektedir. Krizleri hangi araçlarla yönettikleri, dönüşümleri hangi yöntemlerle gerçekleştirdikleri ve sahada nasıl bir kapasite inşa ettikleri belirleyici hâle gelmiştir. Bu çerçeve, Türkiye’nin çevre havzalarda izlediği dönüştürücü politikaları da Çin’in küresel ölçekte artan etkisini de yeni bir bağlama yerleştirmektedir.
Eski okuma biçimlerinin bir diğer sınırı, güvenlik merkezli yaklaşımların siyasal ve toplumsal dönüşüm süreçlerini tali bir alan olarak konumlandırmasıdır. Güncel küresel dengelerde istikrar, entegrasyon, normalleşme ve devlet kapasitesinin yeniden inşası üzerinden üretilmektedir. Türkiye’nin Suriye sahasında benimsediği yaklaşım, bu yeni mantığın sahadaki yansımalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Çin açısından yükselen gücün karşı karşıya bulunduğu temel sınav, askerî ve ekonomik kapasitenin ötesinde, nasıl algılandığı ve nasıl anlamlandırıldığı meselesi etrafında şekillenmektedir. Güvenlik merkezli kalıplar kısa vadeli risk yönetimi açısından işlev üretmektedir; uzun vadeli meşruiyet ve etki alanı inşası ise daha kapsayıcı bir okuma gerektirmektedir. Benzer biçimde Türkiye açısından da Çin’i ağırlıklı olarak ekonomik ortaklık çerçevesinde değerlendirmek, çok merkezli küresel dönüşümün bütününü kavrama imkânını daraltmaktadır. Türkiye–Çin ilişkilerinde ortaya çıkan algı sorunları, tekil olaylar yahut geçici kriz başlıklarıyla açıklanamaz. Meselenin kaynağı, anlam üretme kapasitesini yitirmiş kavramsal çerçevelerin dolaşımda kalmaya devam etmesidir. Güç merkezlerinin çoğaldığı ve siyasal ilişkilerin çok katmanlı bir nitelik kazandığı bir dünyada, bu eski okumalar mesafeyi yeniden üretmektedir.
Çin’in Uygur Meselesinde Batı’nın Tuzakladığı Çerçeveye Yerleşmesi
Uygur meselesi, Çin açısından uzun süredir iç güvenlik, rejim istikrarı ve toprak bütünlüğü ekseninde ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, haklı olarak Çin’in tarihsel hafızasında yer eden parçalanma tecrübeleri ve iç çözülme kaygılarıyla doğrudan irtibatlıdır. Zamanla güvenlik merkezli bu çerçeve, meselenin anlatı alanını daraltmış; Çin’i kendi stratejik çıkarlarıyla tam örtüşmeyen bir söylem zeminine sürüklemiştir. Gelinen aşamada Çin’in Uygur meselesindeki pozisyonu, ironik biçimde ABD ve Avrupa Birliği tarafından inşa edilmek istenen normatif ve siyasal çerçeveyle temas eder hâle gelmiştir.
Bu temasın temel nedeni, anlatı alanının büyük ölçüde Batı merkezli söylemlere açık bırakılmasıdır. Çin meseleyi güvenlik riski ve terör tehdidi kavramları üzerinden ifade ederken, Batı bu alanı insan hakları, kimlik bastırılması ve kültürel erozyon söylemleriyle doldurmuştur. Ortaya çıkan yapı, Çin’in kendi tezlerini dönüştürücü ve kurucu bir dil üzerinden aktarmasını zorlaştırmış; anlatının yönünü belirleyen tarafın Batı olmasına zemin hazırlamıştır. Norm üretme kapasitesi, bu süreçte belirleyici hâle gelmiştir.
Bu zemin, Çin’i Batı’nın kurduğu ikili karşıtlıklar alanına taşımaktadır: güvenlik–özgürlük, devlet–birey, merkezî otorite–kimlik talebi eksenleri üzerinden ilerleyen bu kurgu, Batı açısından işlevsel bir baskı alanı üretmektedir. Mesele bu çerçeveye yerleştirildikçe, Çin sürekli sorgulanan bir aktör konumuna itilmekte; kendi tarihsel ve toplumsal bağlamını anlatma kapasitesi daralmakta ve bu durum uzun vadeli meşruiyet inşasını zorlaştırmaktadır.
Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, bu stratejik sapmayı daha görünür kılmıştır. Uygur kökenli unsurların Suriye ordusunda üst düzey pozisyonlara getirilmesi benzeri olaylar, Çin kamuoyunda ve karar alıcı çevrelerde meselenin sınır aşan bir güvenlik boyutu kazandığı algısını güçlendirmiştir. Bu algı, güvenlik reflekslerini merkezî hâle getirmiş; meseleyi bölgesel dönüşüm süreçleri içinde ele almak yerine küresel bir tehdit anlatısına eklemlemiştir. Bu safhada Çin’in yaklaşımı, ABD ve AB’nin uzun süredir savunduğu söylem hattıyla örtüşen bir zemine oturmuştur.
Batı’nın hedefi, Tayvan, Tibet ve benzeri başlıklarda olduğu gibi Uygur meselesini Çin’in iç düzenine ait bir alan olmaktan çıkararak sürekli uluslararası dolaşımda tutulan bir baskı enstrümanına dönüştürmektir. Çin’in güvenlik vurgusu yoğunlaştıkça, bu hedef daha geniş bir meşruiyet alanı kazanmaktadır. Böylece Çin, anlatıyı kuran bir aktör olmaktan ziyade, Batı’nın kurduğu söylem alanı içinde konumlanan bir özne hâline gelmektedir.
Bu stratejik sapmanın bir diğer sonucu, Çin’in sahadaki dönüştürücü aktörlerle kurabileceği yapıcı ilişkilerin zayıflamasıdır. Uygur meselesini dar bir güvenlik çerçevesi içinde ele alan yaklaşım, entegrasyon, rehabilitasyon ve normalleşme süreçlerini tali bir alana itmektedir. Oysa güncel küresel dengelerde kalıcı istikrar, tam da bu süreçler üzerinden üretilmektedir. Bu araçların sınırlı kullanımı, Çin’in etki alanını daraltan bir sonuç doğurmaktadır.
Tam bu noktada Türkiye’nin tecrübesi, Çin açısından önemli bir karşılaştırma imkânı sunmaktadır. Türkiye, benzer meselelerinde uzun yıllar boyunca uluslararasılaştırılmış, normatif baskıya açık ve güvenlik merkezli bir başlıkla karşı karşıya kalmış; zaman içinde güvenlik reflekslerinin sınırlı sonuçlar ürettiğini tecrübe etmiştir. Bu birikim, Türkiye’yi entegrasyonu, siyasal çözünmeyi ve toplumsal normalleşmeyi merkeze alan bir devlet pratiği geliştirmeye yöneltmiştir. Çin’in Uygur meselesinde karşılaştığı açmaz, bu yönüyle Türkiye’nin geçmiş tecrübeleriyle güçlü paralellikler taşımaktadır.
Türkiye’nin Çin İçin Katalizör Rolü Örnekliği Olabilir mi?
Çin için yeni dünya düzeninde Uygur meselesinin ulaştığı aşama, konunun daha sert güvenlik tedbirleriyle ele alınmasının ötesinde bir zihinsel dönüşüm ihtiyacını görünür kılmaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan husus, meselenin hangi dil, hangi çerçeve ve hangi devlet pratiği üzerinden yönetileceğine dair yeni bir kavrayışın inşa edilmesidir. Bu kavrayış, sahayı tanıyan, kriz süreçlerini bizzat yaşayan ve benzer dönüşüm evrelerinden geçmiş aktörlerin tecrübesine yaslanan bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, salt muhatap olmanın ötesinde; tecrübe aktaran, süreç yöneten ve dönüşümü hızlandıran bir katalizör potansiyelindedir.
Türkiye’nin bu potansiyelindeki temel unsur, uzun yıllara yayılan güvenlik, toplum ve siyaset etkileşimini birlikte yönetme pratiğidir. Orta Doğu gibi zor bir coğrafyada yakın çevresinde ortaya çıkan silahlı yapılarla mücadele sürecinde Türkiye, kalıcı istikrarın ancak çok boyutlu bir devlet kapasitesiyle üretilebildiğini sahada tecrübe etmiştir. Bu birikim, örgütsel yapılarla mücadele ile bu yapıların içinde yer alan insan unsuruna yönelik yaklaşımın farklı düzlemlerde ele alınmasını mümkün kılmıştır. Zaman içinde şekillenen devlet pratiği, örgütsel kimliklerin çözülmesi ve bireylerin meşru siyasal ve toplumsal düzen içine yeniden dâhil edilmesi ekseninde kurumsallaşmıştır.
Suriye sahasında yürütülen süreç, bu yaklaşımın güncel ve somut bir yansımasını oluşturmaktadır. Türkiye, Şar’a Hükümeti ile kurduğu koordinasyon çerçevesinde sahadaki silahlı yapılara yönelik çağrısını çatışmanın sürekliliği üzerine inşa etmemiş; silahlı ve örgütlü formların dağıtılması ve bireylerin Suriye’nin sosyal, siyasal ve askerî yapıları içinde konumlanması yönünde açık bir hat ortaya koymuştur. Bu hat, kısa vadeli risk yönetimini aşan; uzun vadeli normalleşme ve devlet kapasitesi inşasını önceleyen bir anlayışa dayanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, sahada yalnızca askerî bir aktör olarak değil, süreç yöneten ve dönüşümü yönlendiren bir devlet pratiği olarak yer almaktadır. Bu yaklaşım, Suriye’deki unsurlar bağlamında Çin açısından önemli bir referans alanı sunmaktadır. Çin, uzun süre meseleyi iç istikrar ve güvenlik öncelikleri etrafında ele almış; bu durum Uygur başlığının dönüştürülebilir bir süreçten ziyade sürekli bir risk alanı olarak algılanmasına yol açmıştır. Türkiye’nin tecrübesi ise benzer meselelerin ancak süreç yönetimi, entegrasyon ve normalleşme araçlarıyla kalıcı bir zemine taşınabildiğini göstermektedir. Bu birikim, Çin açısından etüt edilmeye değer ve kendi bağlamına uyarlanabilir bir nitelik taşımaktadır.
Türkiye’nin katalizör potansiyeli, teknik ve güvenlik başlıklarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda anlatı üretme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye, Batı merkezli normatif baskılarla uzun süre muhatap olmuş; bu süreçte hem kendi tezlerini ifade etmeyi hem de kullanılan dili dönüştürmeyi öğrenmiştir. Bu birikim, Çin’in Batı tarafından Uygur meselesinde içine çekildiği savunma merkezli söylem alanından çıkabilmesi açısından öğretici bir imkân sunmaktadır. Türkiye, süreci yöneten, dönüştüren ve meşruiyet üreten bir anlatının nasıl kurulabileceğine dair sahada sınanmış bir örnek ortaya koymaktadır.
Bu noktada Türkiye’nin rolü, arabuluculuk yahut mesaj iletimiyle tanımlanabilecek dar bir işlev alanına indirgenemez. Sunulan katkı, daha derin bir düzeyde devlet pratiği aktarımı olarak anlam kazanmaktadır. Entegrasyon süreçlerinin nasıl işletileceği, örgütsel bağların nasıl çözüleceği ve bireyin devletle yeniden nasıl ilişkilendirileceği gibi başlıklar, Türkiye’nin sahada sınanmış tecrübesinin ayrılmaz unsurlarıdır. Bu birikim, Çin’in Uygur meselesini Batı’nın kurduğu ikili karşıtlık alanlarının dışına taşıyabilmesi için güçlü bir imkân zemini oluşturmaktadır.
Sonuç itibarıyla Türkiye’nin katalizör potansiyeli iki yönlü bir işlev üretmektedir. Bir yandan Uygur meselesinin daha rasyonel, süreç odaklı ve dönüştürücü bir zemine taşınmasına katkı sağlayacak bir örneklik taşımaktadır. Diğer yandan Türkiye–Çin ilişkilerinin güvenlik merkezli dar bir hatta sıkışması yerine, stratejik derinlik kazanan bir ilişki mimarisine yönelmesine imkân tanımaktadır. Bu rolün etkin biçimde değerlendirilmesi, iki ülke ilişkilerinin kriz başlıklarının ötesine taşınarak ortak bir gelecek tasavvuru üzerinden ele alınmasını mümkün kılacaktır.
Türkiye–Çin İlişkileri Geliştirilmesindeki Stratejik Zorunluluk ve Kazanımlar
Türkiye ile Çin ilişkilerinin geliştirilmesi, dönemsel tercihler yahut iyi niyet beyanlarıyla sınırlı bir alanı ifade etmemektedir. Küresel sistemin ulaştığı aşama; kontrol kapasitesi zayıflayan ABD ve Rusya, etki alanı daralan AB kaynaklı çok katmanlı komplikasyonlar nedeniyle, her iki ülkeyi de tarihsel rollerini aşan yeni sorumluluklarla karşı karşıya bırakmıştır. Bu sorumluluklar, tekil dosyalar etrafında yürütülen sınırlı temaslarla taşınabilecek bir ağırlık sergilememektedir. Ortaya çıkan ihtiyaç, uzun vadeli perspektifte, çok katmanlı ve karşılıklı kazanım üreten bir iş birliği mimarisinin bilinçli inşasını zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluğun ilk boyutu, küresel güç dağılımında yaşanan dönüşümle doğrudan bağlantılıdır. Dünya siyaseti, tek merkezlilikten uzaklaşarak bölgesel güçlerin küresel etki alanları kurduğu bir düzleme evrilmiştir. Türkiye; AB, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya havzaları kesişiminde yer alan jeopolitik konumuyla bu dönüşümün merkez aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Çin ise Asya-Pasifik merkezli üretim, ticaret ve finans ağlarının ana taşıyıcısı olarak küresel sistemin belirleyici unsurları arasındadır. Bu iki hattın birbirinden kopuk ele alınması, coğrafya ve küresel ekonominin güncel gerçekliğiyle uyum taşımamaktadır.
İkinci boyut, ekonomik ilişkilerin niteliğiyle ilgilidir. Türkiye–Çin ticareti hacimsel olarak genişlemiştir; ancak asıl değer üreten alan, ticaretin yapısal niteliği, teknoloji paylaşımı, Kuşak-Yol İnisiyatifi ile Orta Koridor vizyonunun entegrasyonu ve lojistik ile finansal araçların eşgüdümlü kullanımıdır. Çin açısından Türkiye, Avrupa ve çevre havzalarla bağlantı kuran, istikrar ve süreklilik sağlayan bir merkezdir. Türkiye açısından ise Çin, küresel üretim zincirleri, sermaye akışları ve teknoloji ekosistemleriyle bütünleşme imkânı sunan stratejik bir ortaktır.
Üçüncü boyut, güvenlik ve istikrar anlayışındaki dönüşümle ilişkilidir. Günümüzde güvenlik, yalnızca askerî kapasite ve sınır hatları üzerinden tanımlanmamaktadır. Krizlerin hangi araçlarla dönüştürüldüğü, istikrarın hangi süreçlerle üretildiği ve toplumsal normalleşmenin nasıl sağlandığı belirleyici hâle gelmiştir. Türkiye’nin çevresinde edindiği saha tecrübesi alanda önemli bir birikim sunmaktadır. Çin’in ekonomik ölçeği ve siyasal kapasitesi ise bu süreçleri daha geniş bir coğrafyada destekleyebilecek bir imkân alanı oluşturmaktadır. Bu iki birikimin buluşması, güvenliği dar tehdit tanımlarının ötesine taşıyan bir iş birliği zemini üretmektedir.
Dördüncü boyut, anlatı ve meşruiyet üretimidir. Küresel düzeyde etki sahibi olmak, askerî ve ekonomik kapasiteyle birlikte anlam üretme gücünü de gerektirmektedir. Krizlerin hangi dil ve çerçeveyle anlatıldığı, hangi değer seti üzerinden meşruiyet üretildiği belirleyici hâle gelmiştir. Türkiye, Batı merkezli normatif baskılarla uzun süredir temas hâlinde olmuş; bu süreçte kendi tezlerini kurma ve alternatif anlatılar geliştirme kapasitesi edinmiştir. Çin ise yükselen gücüyle birlikte anlatı alanında yeni bir dil inşasına ihtiyaç duymaktadır. Türkiye–Çin iş birliği, bu alanda daha dengeli ve dönüştürücü bir anlatı mimarisi kurulmasına katkı sunmaktadır.
Beşinci boyut, zamanlama unsurudur. Küresel sistem, büyük güç rekabetlerinin sertleştiği, bölgesel krizlerin iç içe geçtiği ve mevcut ittifak yapıların sorgulandığı bir eşikten geçmektedir. Bu eşikte kurulan ilişkiler, geleceğin düzenine dair kalıcı izler üretmektedir. Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin bu dönemde derinleştirilmesi, her iki ülkenin de başkaları tarafından kurgulanan çerçeveler yerine ortak bir zemin inşa etmesine imkân tanımaktadır.
Bu beş boyutlu çerçevede Türkiye–Çin ilişkilerinin geliştirilmesi, bir tercih alanından ziyade küresel dönüşümün dayattığı yapısal bir zorunluluk olarak belirmektedir. Güvenlikten ekonomiye, anlatı üretiminden bölgesel istikrara uzanan geniş bir alanda ortak kazanım potansiyeli mevcuttur. Bu potansiyelin hayata geçmesi, iki tarafın da ilişkiyi tekil başlıkların ötesine taşıyan uzun vadeli ve yapısal bir perspektifle ele almasıyla mümkün hâle gelecektir.
Türkiye Tecrübesinin Çin İçin İhtiva Ettiği Örneklik
Uygur meselesi bugüne kadar ağırlıklı olarak güvenlik, iç istikrar ve dış baskı ekseninde ele alınmıştır. Bu yaklaşım kısa vadeli risk yönetimi açısından işlev üretmiş; uzun vadeli meşruiyet, normalleşme ve toplumsal çözünme bakımından sınırlı bir alan bırakmıştır. Gelinen aşamada ihtiyaç duyulan yönelim, sertlik düzeyini artıran reflekslerden ziyade hangi süreçlerin işletileceğini ve hangi araçların birlikte kullanılacağını merkeze alan yeni bir çerçevenin kurulmasıdır. Bu çerçevenin inşasında Türkiye’nin uzun soluklu tecrübesi, Çin açısından işlevsel bir referans alanı sunmaktadır. Söz konusu birikim, tekil bir model aktarımından çok ilke setleri ve süreç yönetimi mantığının paylaşımı anlamına gelmektedir. Türkiye, benzer nitelikteki meselelerde güvenlik enstrümanlarını siyasal ve toplumsal araçlarla birlikte işletmiş; zaman içinde örgütsel yapı ile birey arasındaki ayrımı merkeze alan bir devlet pratiği geliştirmiştir. Bu pratik, sürekli yeniden üretilen tehdit döngüleri yerine, tehdidin çözündürülmesini hedefleyen açık süreçler ortaya koymuştur.
Bu çerçevede ilk adım, örgütsel kimliğin çözülmesine odaklanmaktadır. Uygur meselesinin ele alınışında kimlik ile örgüt, aidiyet ile silahlı yapı çoğu zaman aynı düzlemde değerlendirilmiştir. Türkiye’nin sahada edindiği uzun dönemli tecrübe, bu alanların bilinçli biçimde ayrıştırılmasının hem güvenlik hem de toplumsal normalleşme açısından belirleyici bir eşik oluşturduğunu göstermektedir. Örgütsel bağların koparılması, bireyin siyasal ve sosyal sisteme yeniden eklemlenmesi için gerekli zemini hazırlamaktadır.
İkinci adım, entegrasyonun kurumsal bir çerçeveye oturtulmasıdır. Entegrasyon soyut bir çağrı düzeyinde kaldığında sınırlı etki üretir; kurumsal kanallar, hukuki statüler ve sosyal mekanizmalar üzerinden işletildiğinde ise kalıcı sonuçlar ortaya koyar. Türkiye’nin tecrübesi, entegrasyon süreçlerinin askerî ve güvenlik alanıyla sınırlı kalmadığını; eğitim, yerel yönetim, ekonomik katılım ve kültürel temsil başlıklarını birlikte kapsadığını göstermiştir. Bu yaklaşım, Çin açısından Uygur meselesini kapalı bir güvenlik dosyasından yönetilebilir bir siyasal-toplumsal sürece taşıma imkânı sunmaktadır.
Üçüncü adım, anlatının yeniden inşasıdır. Uygur meselesinde Çin’in en hassas alanlarından biri, anlatı üretiminde savunma merkezli ve sert bir dile sıkışılmasıdır. Türkiye’nin uzun yıllar boyunca normatif baskılar karşısında geliştirdiği tecrübe, bu noktada örneklik mahiyeti olan bir zemin oluşturmaktadır. Anlatı, süreç, dönüşüm ve normalleşme vurgusu üzerinden kurulduğunda meşruiyet üretme kapasitesi kazanır. Böyle bir dil, Batı merkezli ikili karşıtlıkların dışına çıkılmasını mümkün kılacak bir alan açmaktadır.
Dördüncü adım, bölgesel süreçlerle eşgüdümün güçlendirilmesidir. Uygur meselesi, sınır aşan hareketlilikler ve kriz alanlarıyla iç içe bir yapı sergilemektedir. Afganistan ve Suriye’de yaşananlar, bu bağlantıları daha görünür hâle getirmiştir. Türkiye’nin bu alanda izlediği yaklaşım, bireyleri sürekli tehdit kategorisi içinde tutmak yerine, devlet yapılarıyla ilişkilendiren bir süreç yönetimi üretmiştir. Benzer bir eşgüdüm mantığının benimsenmesi, meseleyi küresel tehdit anlatısından çıkararak bölgesel normalleşme dinamiklerinin parçası hâline getirebilir. Son aşamada zaman faktörünün doğru okunması belirleyici önem taşımaktadır. Bu tür meselelerde hızlı sonuç beklentisi, çoğu zaman kapalı ve daha sert politika tercihlerine yönelimi beraberinde getirir. Türkiye tecrübesi, dönüşüm süreçlerinin zamana yayıldığında ve istikrarlı biçimde yönetildiğinde kalıcı sonuçlar ürettiğini göstermektedir. Çin’in bu sabrı ve süreç odaklı yaklaşımı benimsemesi, eşit yurttaşlık esasında Uygur meselesinin uzun vadede iç istikrarı güçlendiren bir başlık hâline gelmesine katkı sunacaktır. Ortaya konulan bu çerçeve, güvenliği zayıflatan bir yaklaşım önermemektedir; güvenliği daha sürdürülebilir ve meşruiyet üreten bir zemine taşımayı hedeflemektedir. Türkiye’nin sunduğu tecrübe, bu hedefe ulaşmak için sahada sınanmış bir süreç mantığı ortaya koymaktadır. Bu mantığın benimsenmesi, yalnızca Uygur meselesinde yeni bir denge üretmekle kalmayacak; Türkiye–Çin ilişkilerinin bütününde güven, eşgüdüm ve uzun vadeli iş birliği iklimini güçlendirecek bir potansiyel barındıracaktır.
SONUÇ: Çin İçin Elzem Paradigmal Değişim ve Türkiye ile Ortak Gelecek
Bu çalışmanın girişinde aktarılan anekdot, Türkiye–Çin ilişkilerinde belirleyici olan temel meselenin mahiyetini açık biçimde görünür kılmıştır. Tartışmanın merkezinde Suriye’deki gelişmeler ya da belirli aktörlerin pozisyonları yer almamaktadır. Asıl belirleyici unsur, bu gelişmelerin hangi zihinsel çerçeveyle okunduğu, hangi nedensellik hattına yerleştirildiği ve hangi devlet aklının süzgecinden geçirildiğidir. Sohbetimiz, iki ülke arasındaki mesafenin olaylardan ziyade, olayları anlamlandırma biçimlerinden beslendiğini ortaya koymuştur. Suriye’deki Uygur kökenli unsurlar üzerinden Türkiye’nin rolüne yöneltilen sorgulama, bu paradigma farkının sahadaki yansımasıdır. Bu okuma, güvenliği sonuçlar üzerinden değerlendiren, aktörleri sabit kimlikler içinde ele alan ve süreçleri statik risk kategorileriyle açıklayan bir güvenlik aklını yansıtmaktadır. Türkiye’nin sahada geliştirdiği devlet pratiği ise süreçleri dönüştürmeyi, örgütsel formları çözmeyi ve bireyi meşru devlet yapılarıyla yeniden ilişkilendirmeyi merkeze alan dinamik bir anlayışa dayanmaktadır. İlişkilerin önündeki zihinsel eşik, bu iki yaklaşım arasındaki farktan doğmaktadır.
Yazı boyunca ele alınan tarihsel arka plan, algı analizleri ve küresel bağlam değerlendirmeleri, bu eşiğin uzun bir birikimin ürünü olduğunu göstermiştir. Türkiye ile Çin, yıllar boyunca birbirini sınırlı temas alanları, üçüncü aktörlerin filtreleri ve dar güvenlik şablonları üzerinden okumuştur. Bu okuma geçmişte belirli bir işlev üretmiştir. Günümüzdeyse sahadaki gerçekliği kavramakta zorlanan ve iki ülkenin potansiyelini dar bir hatta sıkıştıran etki doğurmaktadır. Uygur meselesi, bu daralmanın en görünür başlıklarından biri hâline gelmiştir. Meselenin güvenlik ve iç istikrar ekseninde ele alınması, Batı merkezli normatif ve siyasal çerçevelerle kesişen bir anlatı alanı üretmiştir. Bu kesişim, anlatı inisiyatifinin büyük ölçüde ABD ve Avrupa Birliği merkezli söylemlere açık kalmasına yol açmıştır. Çalışma boyunca ortaya konduğu üzere, Uygur meselesi süreç yönetimi, entegrasyon ve normalleşme araçlarıyla birlikte ele alındığında daha sürdürülebilir ve meşruiyet üreten bir zemine taşınabilmektedir.
Türkiye tecrübesi, Çin için bu noktada somut ve işlevsel bir imkân alanı sunmaktadır. Türkiye, benzer nitelikteki meselelerde güvenlik reflekslerinin tek başına sınırlı sonuçlar ürettiğini zaman içinde tecrübe etmiş; süreç odaklı, entegrasyonu önceleyen ve devlet kapasitesini yeniden inşa etmeyi hedefleyen bir yaklaşım geliştirmiştir. Suriye’de yürütülen pratik, bu yaklaşımın güncel bir yansımasıdır. Silahlı ve örgütlü kimliklerin çözülmesi, bireylerin meşru devlet yapıları içinde konumlanması ve toplumsal normalleşmenin sağlanması bu pratiğin temel eksenini oluşturmaktadır. Bu çerçeve derin bir devlet aklını işaret etmektedir. Bu nedenle Türkiye–Çin ilişkilerinin geleceği, münferit kriz başlıklarının yönetimiyle sınırlı bir alan ifade etmemektedir. İhtiyaç duyulan yönelim, iki ülkenin birbirini yeniden okuması, kavramsal kalıplarını güncellemesi ve güvenliği daha geniş bir istikrar perspektifiyle ele almasıdır. Türkiye’nin bu süreçte üstlenebileceği rol, geçici rahatlatma yahut dar anlamda arabuluculukla tanımlanamaz. Türkiye, sahada sınanmış bir devlet pratiğini, Çin’in kendi tarihsel ve toplumsal koşullarıyla uyumlu biçimde değerlendirebileceği bir tecrübe havuzu olarak sunmaktadır. Bu rol, Türkiye’yi dönüştürücü bir katalizör konumuna taşımaktadır.
Girişte aktarılan anekdot, bu potansiyelin küçük fakat öğretici bir örneğini ortaya koymuştur. Bu vesile ile paradigma farkı görünür hâle gelmiş; yazı vesilesi ile doğru okuma biçimi devreye girdiğinde sorun olarak algılanan bir başlığın yeni bir iş birliği imkânına dönüşebileceği anlatılmaya çalışılmıştır. Bu dönüşüm, olayları sorgulama ve suçlama zemininden çıkarıp, devlet pratiklerini anlama ve karşılaştırma zeminine taşıyan bir akılla mümkün hâle gelmektedir. Sonuç itibarıyla Türkiye–Çin ilişkileri, eski ezberlerin taşıma kapasitesini aşan bir stratejik eşiğe ulaşmıştır. Bu eşik aynı zamanda güçlü bir imkân alanı barındırmaktadır. Güvenlik merkezli dar okumalar süreç odaklı ve dönüştürücü bir akla evrildiğinde; tekil başlıklar yerine ortak gelecek tasavvuru merkeze alındığında; anlatı savunmacı bir hattan kurucu bir mimariye kavuştuğunda, iki ülke arasındaki ilişki yeni dünya düzeninde özgün bir denge hattı üretme kapasitesi kazanacaktır. Bu hat, Türkiye ile Çin’in kendi tarihsel akıllarıyla birlikte inşa edeceği yeni bir stratejik zemini ifade etmektedir.
Ez cümle; Avrasya’nın iki yakası olarak Türkiye ve Çin, yirmi birinci yüzyılın akışkan güç mimarisinde yalnızca coğrafi uçları temsil etmiyor; aynı zamanda iki farklı tarihsel hafıza, iki ayrı devlet aklı ve iki özgün stratejik sezginin kesişim hattını oluşturuyor. Bu kesişim hattı, klasik ittifak şemaları ya da tek boyutlu çıkar hesapları üzerinden okunabilecek bir alan sunmuyor; karşılıklı algıların, güvenlik tahayyüllerinin ve gelecek tasavvurlarının yeniden inşa edilmesini zorunlu kılan derin bir zihinsel eşik barındırıyor. Türkiye, çok katmanlı kriz alanlarında geliştirdiği esnek ve bağlama duyarlı reflekslerle, bölgesel aktörlük kapasitesini stratejik bir özerklik zemininde tahkim ederken; Çin, küresel ölçekte kurduğu bağlantısallık ağlarıyla uzun vadeli düzen kurucu bir iddia ortaya koyuyor. Bu iki çizginin sağlıklı biçimde temas edebilmesi, tarafların birbirini sabit kimlikler ve hazır kalıplar üzerinden okuma alışkanlığını aşmasına, tarihsel tecrübeyi bugünün karmaşık gerçekliğiyle birlikte düşünmesine bağlı. Avrasya’nın geleceği, bu iki yakayı ayıran mesafenin fiziksel hatlardan çok zihinsel eşiklerde kapatılmasına bağlı bulunuyor; bu eşik aşıldığında Türkiye–Çin ilişkileri, taktiksel temasların ötesine geçen, yapısal ve dönüştürücü bir stratejik derinlik kazanma potansiyeli taşıyor.